İnsan yaşamında, ruhu besleyen ve varoluşu anlamlı kılan en temel ihtiyaç anlaşılmaktır. Bu ihtiyaç, insanın farkında olarak ya da olmayarak verdiği en uzun soluklu mücadelenin adıdır.
Kimi bu savaşı erken fark eder, kimi ömrü boyunca adını koyamadığı bir eksiklik duygusuyla yaşar.
Oysa anlaşılma arzusu, insanın fıtratına derc edilmiş kadim bir çağrıdır. Bu sebeple “İnsan ne için yaşar?” sorusuna verilecek cevaplardan biri, belki de en sahicisi şudur:
“İnsan, anlaşıldığı bir yer bulmak için yaşar.”
Anlaşıldığımızda içimizdeki dağınık parçalar yerli yerine oturur. Bir nehir gibi taşmadan, sessizce akmaya başlarız. Tıpkı kök saldığı toprağın kendisine uygun olduğu bir ağaç gibi… Rüzgâr sert esse de devrilmez, zîrâ tutunduğu yer emniyetlidir.
Anlaşılmak da böyledir; insanı hayata karşı dirençli kılar. Bu yüzden anlaşılan insan huzurludur, tamamdır, kendisiyle barışıktır. Kaygı olması gerektiği kadar vardır; ne eksik ne fazla. Gidecek olan, gürültü çıkarmadan gider; kalan ise kendinden emindir.
Anlaşılmak, insanın kendisini doğru ifade edebildiğinin de en güçlü teminatıdır. Çünkü insan, anlaşılacağını bildiği yerde savunma yapmaz. Maskelere ihtiyaç duymaz. Olduğu gibi görünmekten korkmaz. Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
Bu söz, ancak anlaşılan bir zeminde mümkün hale gelir.
Nitekim insan, en çok anlaşıldığını sandığı insanlardan yara alır. Çünkü beklenti, mesafeyle değil yakınlıkla doğru orantılıdır. “Beni en iyi o tanır,” dediğimiz kişilerden bekleriz anlaşılmayı. İlk adres olarak onları seçeriz. Ancak çoğu zaman hayal kırıklığına uğrarız. Dolayısıyla bir insanı tanımakla, onu anlamak aynı şey değildir. Yakınlık, çoğu zaman objektifliği bozar. Alışkanlıklar, roller, geçmiş anılar; hakikatin üzerine ince bir perde çeker.
Kur’ân-ı Kerîm Nisâ Suresi 135. Ayeti:
“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” buyurarak bu gerçeğe işaret eden derin bir ölçü sunar.
Ve bu ayet, yakın olmanın hakikati eğip bükme hakkı vermediğini hatırlatır. Gerçek anlamda anlayabilmek, adil bir bakış, temiz bir niyet ve egonun geri çekilmesini gerektirir. Bunu başarabilen insan sayısı azdır. Çünkü anlamak, bilmekten daha ağır bir sorumluluktur.
İnsan, özellikle en yakınındakini dinlerken çoğu zaman kulak vermez; kendi cevaplarını hazırlar. Duyar ama hissetmez. Anlamaya çalışmak yerine düzeltmeye, yargılamaya, yönlendirmeye meyleder.
Oysa empati; kendi penceremizi kapatıp, karşı tarafın penceresinden bakabilme cesaretidir. Bu cesaret, herkeste bulunmaz.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bu inceliği bir hadisinde şöyle ifade eder:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim 11)
Nihayet bu ölçü, dini bir tebliğden ziyade insan ilişkilerinin tamamı için geçerlidir. Ve birçoğumuz biliriz ki zorlaştıran dil, anlaşılmayı öldürür. Yargılayan bakış, ruhu kapatır.
İnsan çoğu zaman “olabilir” ihtimaline kapalıdır. Kendi doğrularını mutlak kabul eder. Suçlamak daha kolaydır; çünkü suçlamak, kişiye sahte bir üstünlük hissi verir.
Fakat anlamak, alçalmayı gerektirir. Bu minvalde Yunus Emre’nin çok manidar bir sözünü hatırlıyorum:
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”
Kendini bilmeyen, başkasını anlayamaz.
Anlaşılmadığını hissettiği yerde önce susar insan. Suskunluk, çoğu zaman bir tepki değil, son çaredir. Ardından mesafe gelir; duvarlar örülür. Kalın, sessiz ve yıkılmaz duvarlar… Ve dışarıdan bir cümle yükselir:
“Değiştin sen.”
Bu ifade, bir teşhis gibi görünse de asl-ı zatında bir kaçıştır. Çünkü “değiştin” demek, “seni anlamadım” demekten daha az cesaret ister. Oysa değişen, bir anlamda insanın özü değil, tahammül eşiğidir. Nihayet insan kendini korumayı öğrendiğinde değişmiş gibi görünür.
“Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” diyor ya Hz. Mevlâna… Ne güzel, ne hoş bir ifade.
Ve diğer cihetiyle değişim, bazen bir kayıp değil, bir kurtuluştur. İnsan, anlaşıldığı yerde kalır. Anlaşılmadığı yerde ise ya susar ya gider.
İnsana ve insandan doğan olaylara insan psikolojisiyle yaklaşmak, çözümün anahtarıdır. Görünen davranışlar, çoğu zaman görünmeyen ihtiyaçların işaretidir.
Öfke, anlaşılmamanın; suskunluk, yorgunluğun; mesafe ise korunma ihtiyacının dilidir. Bu yüzden çözüm, “ne yaptı?” sorusunda değil, “ne hissetti?” sorusunda gizlidir.
Gerçek dinleme; cevap vermek için değil, temas kurmak için yapılan dinlemedir. Sorgulamadan, savunmaya geçmeden, düzeltmeye çalışmadan… Bu noktada Hz. Ali’nin şu sözü, derin bir ölçü sunar:
“İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır.”
Bilmek için ise önce dinlemek gerekir.
İnsan psikolojisi, çözülmesi güç bir bilmece gibidir. Ne tam anlamıyla okunabilir ne de kesin hükümlerle anlaşılabilir. Belki de bu yüzden insan, yaratılmışlar içinde en fazla hayrete düşüren varlıktır. Rahmetli babam sık sık söylerdi:
“Yaratılmış en muamma canlı insandır. Bir kedinin, bir koyunun nasıl davranacağını bilirsin, fakat insan öyle karmaşıktır ki kalbinde, beyninde ne taşıdığını asla bilemezsin.”
Bu söz, çocuk aklıma uzun yıllar ağır gelmişti. Bir hayvanın ya da doğanın davranışını kestirmek mümkündü belki, ama insan da nihayetinde görünen bir varlıktı. Gülen yüzünden, konuşma tarzından, yürüyüşünden tanınır sanırdım.
Babamın bu cihetten insanlara, bilhassa tanımadıklarımıza karşı temkinli olmamız gerektiğini tembihlemesi, bana o zamanlar gereğinden fazla ihtiyatlı gelirdi. Hayat, bu ihtiyatın neden gerekli olduğunu henüz öğretmemişti.
Zaman geçti. İnsanlarla karşılaştım. Dost sandıklarımla sınandım, yakın bildiklerimle şaşırdım, hiç beklemediğim yerlerden incindim. İşte o vakit babamın sözleri, zihnimde ağır ağır yerli yerine oturmaya başladı.
İnsan, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman sakin bir göl gibidir, fakat içinde hangi akıntıların dolaştığını, hangi dip karanlıklarının saklı olduğunu ancak yaklaştıkça fark edersin. Kimi göller vardır, yüzeyi pürüzsüzdür ama derinliği boğucudur. Kimi insanlar da öyledir… Sessizdir, ölçülüdür, hatta vakurdur; ne yazık iç dünyası fırtınalarla doludur.
Hayvanın davranışı içgüdüseldir, doğanın akışı bellidir. Mevsimler şaşmaz, güneş doğar ve batar. Oysa insan, aklıyla çelişir, kalbiyle kavga eder. Bugün söylediğini yarın inkâr eder, sevdiğine zarar verebilir, bildiğini bilmezden gelebilir. En karmaşık tarafı da budur: İnsan, çoğu zaman kendini bile tam olarak tanımazken, başkasını tanıdığını zanneder.
Babamın tembihlediği temkin, bir korku değil, bir bilinç hâlidir aslında. İnsanlara mesafeli olmak değil; insanı bütünüyle tanıdığını iddia etmemek… Herkesin içinde görünmeyen bir taraf olduğunu kabul etmek. Çünkü insanın kalbi, kapalı bir sandık gibidir; anahtarı bazen sahibinde bile değildir. Bu yüzden insan ilişkilerinde kesin yargılar, en hızlı yanıltan rehberlerdir.
Çocukken anlam veremediğim o sözler, bugün bana hayatın içinden süzülüp gelen bir hikmet gibi görünüyor. Babam, insanın kötücül olabileceğinden ziyade, öngörülemez olduğunu anlatıyordu. Bu öngörülemezlik ne tamamen iyidir ne tamamen kötü… Sadece insana özgüdür. İnsanı insan yapan da biraz budur zaten. Çelişkileri, zaafları, inişleri ve çıkışları.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu anlıyorum: Temkinli olmak, kalbi kapatmak değil; bilakis, kalbi korumayı bilmektir. Herkese aynı mesafeden yaklaşmak değil; herkesi tanıma sürecine saygı duymaktır.
İnsan, zamanla açılan bir metindir; ilk bakışta okunmaz. Sabır ister, dikkat ister, susmayı bilmek ister.
Babacığımın sözleri bugün kulağımda hâlâ canlı. İnsan muammadır. Ve belki de hayat, bu muammayı çözmeye çalışırken öğrendiğimiz inceliklerden ibarettir. İnsanla yaşamak, insanı anlamaya çalışmak ve en çok da insanın her zaman anlaşılabilir olmadığını kabullenmektir. İşte o kabulleniş, bizi hem daha sakin hem daha merhametli kılar.
Hâsılı insan, anlaşıldığı yerde yeşerir. Tıpkı uygun toprağı bulan bir tohum gibi… Anlaşılmak, insanın ruhuna su verir. Ve belki de en büyük sorumluluğumuz şudur: Birinin değiştiğini söylemeden önce, onu gerçekten anlamaya çalışıp çalışmadığımızı kendimize sormak.
Çünkü bazen değişen insan değildir; bakmayı reddeden gözlerdir.
Ve bazen insan, yalnızca anlaşıldığı bir yer bulduğu vakit hayata yeniden tutunur.
Derde dermân ile sevgiler…