Asalet, Görünmeyen Yerde Başlar

Yayınlama: 21.02.2026
A+
A-

Asalet nedir?
Bir duruş mudur, bir terbiye mi?
Yoksa insanın, kimsenin görmediği anlarda verdiği küçük ama belirleyici kararların toplamı mı?
Belki de hepsidir.

Asalet, yalnızca yürüyüşteki zarafet ya da konuşmadaki ölçü değildir. İnsanın iç dünyasında kurduğu düzenin dışarıya yansıyan sessiz mimarisidir.
Kalabalıklar içinde nasıl davrandığından çok, yalnızken kim olduğu ile ilgilidir. Zira insanı tanımlayan şey, alkışlar altındaki hâli değil; denetlenmeyen anlarda sergilediği tutumdur.

Bu yüzden zarafeti yalnızca kadına, vakarı yalnızca erkeğe ait bir özellik gibi görmek büyük bir yanılgıdır.
Asalet bir cinsiyet meselesinden öte, bir karakter hâlidir. Hanımefendilik de beyefendilik de aynı kaynaktan doğar. Ölçülülükten, incelikten ve insanın kendine yakışanı yapma iradesinden.

Modern dünyanın gürültüsü içinde insanın kendi iç ritmini koruyabilmesi kolay değildir.
Her şey hızlanırken yavaş kalabilmek, sertleşen zamanlarda yumuşaklığını muhafaza edebilmek, güç kazanırken ölçüyü yitirmemek…
İşte benim kanımca, sırtı yere gelmeyenlerin sırrı tam da buradadır.

Bir kadının ya da bir erkeğin üzerine giyebileceği en şık elbise ne pahalı kumaşlardır ne de göz alıcı mücevherlerdir.
Hanımefendilik ve ağırbaşlılık, insan ruhundan yükselen en asil süslerdir çünkü.
Bunlar bir davranış biçimi gibi algılanır çoğu zaman, fakat bir kültürün, bir ahlakın ve bir duruluk idealinin yankısıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:
“Rahmân’ın kulları yeryüzünde vakar ile yürürler.” (Furkan, 63)

Bu ayet, asaleti gösterişten uzak, yürüyüşteki sadelikte, tavırdaki dinginlikte ve hayata karşı sergilenen vakar içinde tarif eder.

Hanımefendilik, görünüşün ötesinde bir iç düzenin yansımasıdır.
Ağırbaşlılık, duyguların fırtınasını değil, karakterin olgunluğunu taşır.

İnsan bazen kırılır. Nitekim hayat her zaman adil davranmaz. Söylenen sözler, yapılan haksızlıklar, görmezden gelinen emekler… Bunların hepsi insanın ruhunu yıpratan eylemlerdir.
Ancak asaleti olan kişi, incindiğinde bile ölçüsünü korur. Bilir ki vakar, karşısındakinin seviyesine inmek değil, kendi değerini muhafaza edebilmektir.

Peygamber Efendimiz (sav) bu hakikati,
“Güçlü kimse güreşte yenen değil, öfke anında kendine hâkim olandır.”
buyurarak gerçek gücün ses yükseltmekte değil; kalbi sakin tutabilmekte olduğuna vurgu yapmıştır.

Dolayısıyla bu Hadis-i Şerif, bize asaletin başkalarını ezmekte aranmayacağını; kendine yakışanı yapabilmekle ortaya çıktığını gösteriyor.

Asalet suskunluk değil; doğru yerde doğru sözü söyleyebilme cesaretidir.
Asalet geri çekilmek değil; duygunun ağırlığını taşıyabilmektir.
Asalet gururla duvar örmek değil; incinmişken bile nezaketini kaybetmemektir.
Ve insanın asaleti, kimsenin görmediği yerde başlar.

Mesela bir esnafın teraziyi doğru tartmasında, bir öğretmenin öğrencisine sabırla yaklaşmasında, bir annenin yorgunluğuna rağmen çocuğuna şefkat göstermesinde, bir yöneticinin yetkisini adaletle kullanmasında kendini belli eder.
Büyük cümlelere gerek yoktur; küçük davranışlar yeterlidir.

Bu düşünceyi asırlar önce Aristoteles, “Erdem, alışkanlıkla kazanılır.” diyerek anlatmıştı. Yani asalet doğuştan gelen bir ayrıcalık değil; her gün yeniden inşa edilen bir ahlak disiplinidir.

Yine irfan ehline baktığımız vakit akla ilk gelen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin insanı incelten bu yolculuğu tarif eden şu sözü oluyor:
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

Sonra hemen ardından alt bilgilerimde gezinirken, Yunus Emre’nin aynı hakikati daha sade ama daha derin bir dille ifade ettiğini görüyorum:
“Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”

Hepsi aynı yere çıkıyor: İç ile dış arasındaki uyuma…

Ve tam burada, hafızamda ılgıt ılgıt dolaşan bir ses beliriyor.
Ruhumu okşayan, içimde eski bir ev sıcaklığı bırakan bir ses.
Rahmetli babam Ali Yağmur…

Onu anmadan geçemiyorum. Çünkü asalet dediğimiz latifeyi bazen büyük kavramlardan değil, küçük ayrıntılardan öğreniyor insan.

Babamın dilinden dökülen bir cümle vardı, hâlâ kulaklarımda yankılanır:
“Gerçek centilmen, evinde bile çayına şekerini maşa ile atandır.”

Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir söz gibi durur. Oysa içinde koca bir hayat terbiyesi saklıdır. Kimsenin görmediği yerde de ölçüyü koruyabilmek… Yalnızken de zarif kalabilmek… Sahipsiz anlarda bile kendine saygı duymak…
İşte asalet tam da budur.

Babam bunu öğütler arasında sık sık zikrettiyse de, yaşayarak da öğretirdi. Gösterişsiz bir vakar taşırdı üzerinde. Kapalı kapıların ardında da açık meydanlarda olduğu kadar dikkatliydi davranışlarına.

Kimse bakmıyorken de kalbini kabalığa teslim etmezdi. Çünkü onun dünyasında centilmenlik, yalnızca toplum içinde sergilenen bir rol değil; insanın kendisiyle baş başa kaldığında da sürdürmesi gereken bir ahlaktı.

Bu söz, benim bu fani dünyada insan kalabilme kılavuzum oldu. Hayat yolunda tökezlediğimde, öfkelendiğimde, kırıldığımda ya da susmayı seçtiğimde hep geri dönüp o cümleye tutundum. Ve onu yalnızca hatırlamakla kalmadım; kendime düstur edindim.

Bugün dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum. Babam bize ne para ne pulla, ne mal ne de mülkle… Ne gösterişli miraslar ne de kalabalık tapular…
Aslında en büyük ve değerli mirası, bize bıraktığı bu karakter hazinesidir.

Sabırla yoğrulmuş bir duruş. Sessiz bir onur. Kimse görmese bile doğruyu yapma alışkanlığı.

Ve bir kez daha içimden geçiyor: Cennet-i âlâda ağırlansın. Çünkü ardında bıraktığı en kıymetli emanet, insan kalabilmenin yollarını gösteren bu görünmez hazinedir.

Asalet bazen bir babanın çayına şekeri nasıl attığında saklıdır.
Bazen annenin sofrayı kurarken gösterdiği özendedir.
Bazen de çocuğuna seslenirken tonunu yumuşatan bir kalpte…

İnsanın asaleti, büyük nutukların ötesinde, günlük hayatın küçük sahnelerinde sınanır.

Bu yüzden hanımefendilik ve ağırbaşlılık yalnızca sosyal bir zarafetmiş gibi tek bir kişiye isnat edilmemeli, kuşaktan kuşağa aktarılan bir ruh terbiyesi olmalı.

Öyle ki asalet, evde başlar, sokakta şekillenir, toplumda anlam bulur.

Bugün şehirler büyüyor, binalar yükseliyor, teknolojiler gelişiyor. Fakat insanın iç dünyası ihmal edildikçe zarafet geriliyor, vakar unutuluyor.
Oysa toplumları ayakta tutan betonarme yapılar değil; karakterli bireylerdir.

Gerçek miras ne altın ne tapu ne de ünvandır. Gerçek miras vicdanlı bir karakter, ölçülü bir dil ve incelikle taşınan bir kalptir.

Asalet, pahalı salonlarda değil; mütevazı evlerde de yaşar. Ünvanlarda değil; davranışlarda görünür. Güçlü olmak bağırmakla ölçülmez; susabilmekle anlaşılır. Bilge olmak çok konuşmak değildir; yerinde konuşabilmektir.

Ve belki de en önemlisi şudur:
Asalet, başkalarının gözü önünde değil; vicdanın huzurunda kazanılır.

İnsan kendine saygı duyduğunda başkalarına da saygı göstermeyi öğrenir. Kendini tanıdığında haddini bilir. Haddini bildiğinde ölçüyü korur. Ölçüyü koruduğunda zarafet kendiliğinden gelir.

Ve nihayet insan şunu idrak eder:
Asalet; bir duruş, bir terbiye ve bir iç kararın birleşimidir. Sessizdir ama güçlü, gösterişsizdir ama derin…
Her şeyden önce, insanın ruhunda başlar, değerini korur, orada şekillenir, hayat bulur.

Son olarak, asâleti ancak asil olanlar görebilir. Değer bilmek ise değerli insan işidir, diyorum ve Ramazân-ı Şerif’inizi tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Kalbî duâ, bakî muhabbet ile…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.