Çocuk yetiştirmek değil, insan yetiştirmek!

Yayınlama: 17.04.2026
Düzenleme: 17.04.2026 10:08
A+
A-

Son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları, yalnızca birkaç münferit hadise olarak geçiştirilemeyecek kadar derin bir yaraya işaret ediyor. Oysa okul; bir çocuğun kendini güvende hissettiği, öğrenirken büyüdüğü, büyürken şekillendiği bir yuvadır. Bu yuvanın korku ve öfke ile anılır hâle gelmesi, bize şunu açıkça gösteriyor: Bir yerde bir şeyler eksik, bir yerde bir şeyler ihmal edilmiştir. Çünkü hiçbir çocuk, bir sabah ansızın karanlık bir yola girmez; o yol, zamanla örülen eksikliklerin, anlaşılmamış duyguların ve yanlış yönlendirmelerin sonucudur.

Beni tanıyan çevrem, arkadaşlarım ve hatta ailem çok iyi bilir; her zaman savunduğum ve sık sık dile getirdiğim bir düşünce vardır: Çocuk yetiştirmek kolaydır… Üstünü giydirirsin, acıkınca karnını doyurursun, istediğini imkânın ölçüsünde karşılarsın. Bunlar elbette gereklidir, hatta vazgeçilmezdir. Ama asıl mesele burada başlamaz, burada biter. Asıl mesele, insan yetiştirmektir. Ve biz, her şeyden önce insan yetiştirmek zorundayız.

Bu yüzden artık meseleyi daha derin bir yerden ele almak zorundayız. Çünkü bir çocuğu büyütmek ile bir insan inşa etmek aynı şey değildir. Büyütmek, zamanın işidir; inşa etmek ise bilinç, emek ve sorumluluk ister. Bir çocuk, fiziksel ihtiyaçları karşılanarak büyür; fakat değerlerle, ahlakla, vicdanla yoğrularak insan olur. İşte bu noktada her ebeveynin zihnine yerleşmesi gereken o temel cümle şudur: “Ben çocuk yetiştirmiyorum, insan yetiştiriyorum.”

Bu cümle, sadece bir sözden ziyade bir duruş, bir bakış açısı, bir hayat rehberidir. Zira bu farkındalığa sahip olan bir anne baba, çocuğuna sadece ne istediğini değil, neyin doğru olduğunu öğretir. Sadece bugünü kurtarmayı değil, yarını inşa etmeyi hedefler. Sadece başarıyı değil, karakteri önemser. Ve bilir ki iyi yetişmiş bir insan, zaten kendi yolunu bulur.

İnsan yetiştirmeyi merkeze alan bir anlayış, ebeveynliğin yönünü değiştirir. O andan itibaren verilen her tepki, kurulan her cümle, çizilen her sınır daha bilinçli hâle gelir. Çünkü artık mesele bir çocuğu memnun etmek değil; bir insanı doğruyla buluşturmaktır. Bu da sabır ister, emek ister, en çok da örnek olmayı gerektirir.

Buna istinaden çocuk, en çok gördüğünü öğrenir. Ve biz neyi yaşarsak, onlar da onu hayatlarına taşırlar. Bu yüzden insan yetiştirmek, aslında önce kendimizi yetiştirmekle başlar.

Dolayısıyla sadece kurallar koymak da yetmez, değer kazandırılmalıdır. Bu noktada en önemli dönüşümlerden biri de çocuklara yaklaşım dilimizde olmalıdır. Uzun yıllardır çocuklara bir şeyi öğretirken sıkça başvurduğumuz “ayıp” ve “günah” kavramları, çoğu zaman davranışın özünü kavratmaktan uzak kalır. Çocuk, bir şeyi neden yapmaması gerektiğini anlamaz; sadece cezadan ya da yargılanmaktan kaçınmayı öğrenir. Oysa asıl verilmesi gereken, “doğru” ve “yanlış” bilincidir.

Bir çocuk, yaptığı bir davranışın neden yanlış olduğunu anlayabiliyorsa, o davranışı içselleştirerek terk eder. Vicdan, işte tam bu noktada devreye girer. Ayıp korkusu barındırmadan, doğruyu bildiği için doğru davranan bir insan yetiştirmek; gerçek eğitimin özüdür. Hâsılı, kimse görmediğinde de doğruyu seçen bireyler ancak bu bilinçle yetişir.

Bu bilincin temeli ise ailede atılır. Çocuk, evinde kendini güvende, değerli ve önemli hissetmelidir. Düşüncelerine kulak verilen, duyguları ciddiye alınan, hatalarında aşağılanmayan bir çocuk; kendini ifade etmeyi öğrenir. Bastırılan duygular ise birikir, birikir ve bir gün kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkar. Bugün yaşanan pek çok olumsuz olayın temelinde, işte bu ifade edilememiş duygular yatmaktadır.

Aile içinde kurulan açık iletişim, çocuğun hayata karşı duruşunu belirler. Çocuk, arkadaşlarıyla yaşadığı sıkıntıları ya da mutlulukları anne babasıyla rahatlıkla paylaşabilmelidir. Bunun için evde yargıdan uzak, güvene dayalı bir ortam oluşturulmalıdır. Anne baba, çocuğun hayatına müdahil olmalı; kimlerle vakit geçirdiğini bilmeli, arkadaş çevresini tanımalı, gerektiğinde rehberlik etmelidir. Bu, bir kontrol değil; bilinçli bir sahip çıkıştır.

Ancak bu sahip çıkış, yalnızca kendi çocuğumuzun sınırlarında kalmamalıdır. Tam da burada, bireysel sorumluluğun ötesine taşan bir toplumsal bilinç devreye girer: Her çocuk, aslında hepimizin çocuğudur. Bir sokakta, bir okulda ya da bir parkta karşılaştığımız her çocuk; sadece bir ailenin değil, aynı zamanda toplumun emanetidir. Yazılarımı takip eden okurlarım hatırlayacaktır; bir vakit Behlül Dâne Hazretleri üzerinden “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını ele almıştım. Oysa hakikat şudur ki her koyunun asıldığı yer, yalnızca kendisini değil, bulunduğu bütün ortamı kokutur. Bu haseble, bir çocuğun kaybı ya da ihmali yalnızca bir haneyi değil, bütün bir toplumu eksilten derin bir yaraya dönüşür.

Bugün karşı karşıya kaldığımız öfke, aslında ihmal edilmiş bir neslin sessiz çığlığıdır. Bu yüzden artık bireysel hareket etmeyip, toplumsal bir refleks geliştirmek zorundayız. Bu babda bir atasözü hatırlıyorum: “Bana değmeyen yılan, bin yaşasın.” Evet, değmeyen yılanı mı sevmek, yoksa millet olarak istikbalimiz olan çocuklarımıza sahip çıkmak mı? Nitekim aileler, eğitimciler ve toplum; aynı hedef doğrultusunda, ortak bir bilinçle, herkesin elini taşın altına koyması gerektiği anlayışıyla; yalnızca ülke bazında değil, dünya üzerinde var olan bireyler olarak insanlığın bu ihtiyacına cevap verecek şekilde hareket etmelidir. Bu, bir tercih değil; bir zorunluluktur.

Okullar da bu sürecin en önemli yapı taşlarından biridir. Eğitimciler, sadece ders anlatan kişiler değil; bir karakterin şekillenmesine katkı sunan rehberlerdir. Bir öğretmenin yaklaşımı, bir öğrencinin hayata bakışını değiştirebilir. Bu yüzden okulda da çocuk, kendini değerli hissetmeli, anlaşılmalı ve desteklenmelidir. Ailede verilen değerlerin okulda pekiştirilmesi, okulda öğretilenlerin evde desteklenmesi; çocuğun zihninde güçlü bir bütünlük oluşturur.

Bağımlılıklar ise günümüzün en büyük tehlikelerinden biridir. Sadece madde değil; ekran, sosyal medya ve dijital içerikler de çocukları fark edilmeden kuşatan bir bağımlılık alanı oluşturur. Bu noktada, Gazeteci Yazar Sayın İsmail Polat hocamın “Ekran Bağımlılığı” isimli eserinin dikkatle okunmasının da önemli bir farkındalık sağlayacağını belirtmek isterim. Çocuğu bu tehlikelerden korumanın yolu, onu yasaklarla boğmak olmamalı; bilinçlendirmek ve hayatına anlamlı alternatifler sunmak elzemdir. Spor, sanat ve üretken uğraşlar; çocuğun enerjisini doğru yönlendirmesini sağlar. Çünkü boşluk, çoğu zaman yanlış alışkanlıkların doğduğu yerdir.

Bu süreçte disiplin de ihmal edilmemelidir. Çocuğun kabul edilemez davranışları karşısında net bir duruş sergilenmeli; ancak bu duruş kırıcı değil, öğretici olmalıdır. Tutarlılık, burada en kritik unsurdur. Bugün izin verilen bir şeye yarın ceza vermek, çocuğun zihninde karmaşa oluşturur. Ne aşırı serbestlik ne de aşırı baskı… Doğru olan dengedir.

Çocuğun dünyası yalnızca “evet”lerle kurulmaz; “hayır”lar da o dünyanın vazgeçilmez sütunlarıdır. Çoğu zaman “evet” sıcaklık, kabul ve sevgiyle özdeşleştirilirken; “hayır” gereksiz bir sertlik ya da olumsuzluk gibi algılanır. Oysa bu, eksik bir bakıştır. Çünkü “hayır”, reddetmekten çok korumaktır; sınır çizmekten çok yol göstermektir. Bir çocuğa her istediğinde “evet” demek, onu mutlu etmek gibi görünse de aslında onu hayata karşı savunmasız bırakır. Aynı şekilde her “hayır” da bir mahrumiyet değil, çoğu zaman bir rehberliktir.

Mesele, bu iki kelimenin dengesini kurabilmektir. Nerede “evet” denileceğini, nerede “hayır” ile durulacağını bilmek; çocuğun karakter inşasında belirleyici bir rol oynar. Çünkü çocuk, sınırlarla büyür; sınırlarını bilen bir birey, kendini de başkalarını da korumayı öğrenir. Yerinde söylenmiş bir “evet” güven verir, yerinde söylenmiş bir “hayır” ise sağlam bir duruş kazandırır.

Bu yüzden “evet”in her zaman doğruyu, “hayır”ın ise her zaman yanlışı temsil etmediği çocuklara anlatılmalıdır. Asıl olan, hangi durumda neyin doğru olduğudur. Hayat, iki kelimenin ötesinde bir dengedir; ve bu dengeyi öğrenen çocuk, yarınlarını daha bilinçli, daha güçlü ve daha insani bir şekilde kurar.

Ve unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Çocuklar, söyleneni değil; yaşananı öğrenir. Biz nasıl davranıyorsak, onlar da öyle olurlar. Bu yüzden çocuk yetiştirmek, aslında kendimizi terbiye etmekle başlar.

Bugün eğer daha güvenli okullar, daha sağlıklı bireyler ve daha huzurlu bir toplum istiyorsak; işe en temel yerden başlamalıyız: İnsan yetiştirmekten.

Çünkü çocuklar bizim geleceğimizdir. Onlar bizim yarınımız, umudumuz, devamımızdır. Bir çocuğun kalbine dokunmak, aslında bir toplumun kaderine dokunmaktır.

Ve bu sorumluluk, hepimizin omuzlarındadır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.