İnsanlık, belki de tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar hızlı yaşamadı. Sabah başka bir gündemle uyanıyor, akşam başka bir dünyanın içine savruluyoruz. Parmaklarımız ekranlarda kayarken ömür de sessizce akıp gidiyor. Her şey hızlandı… Haberler, ilişkiler, alışkanlıklar, tüketimler, beklentiler… Fakat bütün bu hızın ortasında insan, en çok kendini kaybetmeye başladı.
İçinde bulunduğumuz modern dünya, insana sürekli daha fazlasını vaat ediyor. Daha hızlı bir hayat, daha fazla konfor, daha çok görünürlük, daha çok tüketim, daha çok seçenek…
Fakat garip olan şu ki; imkânlar arttıkça huzur azalıyor. İnsan kalabalıkların içinde yalnızlaşıyor, konuşmalar çoğaldıkça anlam eksiliyor, iletişim arttıkça gönüller birbirinden uzaklaşıyor.
Eskiden insanlar az şeye sahipti ama daha çok hissediyordu. Bugün ise insanlar çok şeye sahip ama derinliklerini kaybediyorlar.
Çünkü çağımızın en büyük yorgunluğu bedenlerden çok ruhlardadır.
İnsan artık yorulmaktan değil; hissedememekten tükeniyor.
Bir vakitler sofralar küçüktü ama muhabbet büyüktü. Şimdi masalar genişledi, ekranlar çoğaldı; fakat aynı evin içinde birbirine ulaşamayan insanlar oluştu. Aynı odada oturup birbirinden habersiz yaşayan bir nesil yetişiyor. Herkes birbirine yakın gibi, ama aslında herkes birbirine çok uzak…
Belki de modern çağın en büyük paradoksu tam burada başlıyor. İnsan, dünyaya hiç olmadığı kadar bağlanırken, kendinden de hiç olmadığı kadar uzaklaştı.
Nitekim bugün birçok insanın yaşadığı şey gerçek bir yorgunluk değil; anlam kaybıdır.
Çünkü insan yaşadığını anlamlandırarak ayakta kalır. Ruhun beslenmediği yerde bedenin dinlenmesi huzur getirmez. Bu yüzden nice insan vardır ki tatilden döner ama yorgunluğu geçmez; kalabalığa karışır ama yalnızlığı bitmez; güler ama içindeki sessizlik dinmez.
Zirâ bazı boşluklar eşya ile doldurulamaz, mânâ ile dolar.
Modern dünya ise insana sürekli tüketmeyi öğretiyor. Daha çok almayı… Daha çok göstermeyi… Daha çok yetişmeyi…
Ne yazık ki çok az şeyi hatırlatıyor: Durmayı… Düşünmeyi… Dinlemeyi… Hissetmeyi…
Oysa insan bazen ancak durduğunda kendini duyar.
Bugün insanlar bir yere yetişmekten, bir şey kaçırmaktan, geri kalmaktan korkuyor. Sürekli akan bir hayatın içinde, zihinsel bir telaş hâliyle yaşıyoruz. Sosyal medya ekranlarında herkes mutlu, herkes başarılı, herkes kusursuz görünürken; insan kendi hayatını eksik sanmaya başlıyor. Başkasının vitriniyle kendi gerçeğini kıyaslayan bir toplum oluşuyor.
Bunun neticesinde ise modern çağın görünmeyen hastalıkları büyüyor: Tatminsizlik… Değersizlik hissi… Yetersizlik duygusu… Ruhsal yalnızlık…
Neticesinde ise insan, sürekli başkasının hayatına bakarken kendi hayatını yaşamayı unutuyor.
Hz. Mevlânâ’nın şu sözü, çağımız insanını ne kadar da derin anlatıyor:
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbisesi yok; nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”
Buna istinâden bugüne bakınca mesele dış görünüş değil; ruhun kayboluşudur.
İnsan artık görünmeye çalışıyor ve nihayetinde anlaşılmıyor. Kalabalıklar içinde fark edilmeye çalışıyor ama gerçekten sevilmiyor. Sebebi ise modern çağ, insanı “değerli olmak” yerine “görünür olmak” üzerinden değerlendirmeye başladı.
Hâlbuki görünürlük geçicidir; değer ise insanın özünde taşınır.
Tam da bu noktada, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu bağ zayıflıyor. Sessizlikten korkan bir nesil büyüyor. Yalnız kalınca hemen bir ekrana sarılan, birkaç dakikalık boşlukta bile zihnini oyalamak isteyen insanlar…
Çünkü insan artık kendisiyle baş başa kalamıyor. Oysa insanın kendine en çok yaklaştığı anlar, sessiz kaldığı anlardır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d Suresi, 28)
Bu ayette, modern çağın bütün karmaşası içinde kaybolan insan için büyük bir hakikat vardır: Huzur, dış dünyanın hızında değil; insanın iç dünyasında kurduğu dengededir.
Bugün birçok insanın problemi imkânsızlık gibi varsayılsa da aslında içsel dağınıklıktır.
Zihinler dolu, gönüller yorgun… Bilgi artıyor ama hikmet azalıyor. Konuşmalar çoğalıyor ama hakikat eksiliyor.
Ve çağımız, insana her şeyi öğretiyor; fakat kendini tanımayı öğretmiyor. İnsan kendini kaybettiğinde, dünyayı kazansa bile eksik kalır.
Bir başka tehlike ise merhametin sessizce aşınmasıdır. Eskiden bir mahallenin acısı bütün sokağı üzerdi. Şimdi ise dünyanın öbür ucundaki felaketler birkaç saniyelik görüntülere dönüşüp geçiyor ekranlarımızdan. Açlık, savaş, ölüm, göç… İnsanlık, acıyı çok gördüğü için ona alışmaya başladı.
Sanırım en korkutucu olan da bu: Kötülüğün sıradanlaşması.
Hepimizin bildiği gibi insan bir şeye sürekli maruz kaldığında, zamanla ona karşı hissizleşir. Merhamet köreldiğinde ise toplumlar yalnızca kalabalıklaşır; insanlaşamaz.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu hadis-i şerifi, aslında bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyi anlatmaktadır: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” (Buhârî, Tevhid, 2)
Merhamet… Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı belki de budur. Çünkü merhamet yalnızca acımak anlamına gelmez; anlamayı, hissedebilmeyi ve bir başkasının yüküne gönülden ortak olabilmeyi içinde taşır. Bir insanın yorgunluğunu sezebilmek, bir kalbin sessizce kırılışını fark edebilmek, bir çocuğun konuşmadan anlattığı hüznü duyabilmek… İşte merhamet tam da burada başlar.
Üstelik merhamet, insan ruhunda sonradan oluşmuş sıradan bir duygu da sayılmaz; Allah’ın “Rahmân” ve “Rahîm” isimlerinden yeryüzüne yansıyan ilahî bir tecellidir. İnsan merhamet ettikçe, aslında Rabbinin rahmetinden bir iz taşır gönlünde. Kalbi yumuşatan, vicdanı diri tutan ve insanı başka bir insanın acısına yaklaştıran şey; yaratılışın özüne yerleştirilmiş o rahmet nefesidir.
Bu yüzden merhametin eksildiği yerde yalnızca sevgiler azalmaz; insanın Rabbiyle kurduğu manevi yakınlık da zedelenir. Çünkü merhametini yitiren bir kalp, zamanla inceliğini, zarafetini ve insanlığını da yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Fakat hız çağında insanlar birbirinin acısına bile yetişemiyor artık. Herkes kendi telaşında, kendi savaşında ve kendi yalnızlığında…
Bu yüzden modern insanın en büyük yoksulluğu ne para-pul, ne mal-mülk, ne de ev-araba gibi soyut edinimlerdedir. İnsanın en büyük yoksunluğu maneviyattadır.
Çocuklar daha çok oyuncağa sahip ama daha az huzurlu. İnsanlar daha büyük evlerde yaşıyor ama daha küçük gönüller taşıyor. İletişim araçları gelişiyor ama samimiyet azalıyor.
Çünkü teknoloji ilerledikçe insanlık aynı ölçüde derinleşemedi.
Atalarımız ne güzel söylemiş:
“Gönül yıkmak, Kâbe yıkmaktan beterdir.”
Ne acıdır ki; insanlar birbirinin gönlünü kırmayı sıradan bir davranış gibi görmeye başladı. Çünkü dijital dünya, insan ilişkilerini hızlandırırken duyguları yüzeyselleştirdi. Artık sabretmek zor geliyor. Dinlemek yoruyor. Tahammül azalıyor. İnsanlar hemen vazgeçiyor; dostluklardan, ilişkilerden, hatta birbirinden…
Modern çağ, insanlara bağlılık değil; tüketim alışkanlığı öğretiyor. Eşyayı tüketir gibi ilişkiler de tüketiliyor.
Öyle ki insan ruhu hızlı yaşamak için değil; anlamlı yaşamak için yaratılmıştır.
Bu yüzden yeniden bazı şeyleri hatırlamamız gerekiyor: Bir sofrada uzun uzun oturmayı, bir büyüğün duasını dinlemeyi, bir çocuğun gözlerine bakmayı, bir dostun derdine gerçekten kulak vermeyi…
Telefonu bir kenara bırakıp gökyüzünü seyretmeyi, sessizce düşünmeyi ve şükretmeyi…
Velhâsıl insanı ayakta tutan şey, sadece nefes almakla sınırlı kalmaz; nefes almak hayattarlıktır. İnsanı asıl var eden, hissedebilmesidir.
Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken en önemli hareket, yavaşlamak… Zira sürekli koşan insan, bir gün neden koştuğunu unutur.
Ez-cümle mesele ne teknoloji, ne modernleşmek, ne de hızlı yaşamak. Asıl mesele insanın teknoloji içinde kendini kaybetmesi, modernleşirken ruhu ihmal etmemesi, hız uğruna anlamı yitirmemesidir.
Unutmamak gerekir ki bir toplumun gerçek çöküşü, binaların yıkılmasıyla değil; insanların iç dünyalarının boşalmasıyla başlar.
Eğer yeniden hissedebilen, düşünebilen, merhamet edebilen insanlar yetiştirebilirsek; yalnızca bireyleri değil, geleceği de kurtarabiliriz.
Çünkü insanı insan yapan şey; ne sahip olduklarıdır, ne görünürlüğüdür, ne de alkışlanmasıdır.
İnsanı insan yapan en güzel latife; vicdanıdır, merhametidir ve kalbini kaybetmemesidir.
Belki de bütün mesele budur:
Bu kadar hızın içinde, insan kalabilmek…
Bâkî selâm, kalbî muhabbet ile…
Çok doğru. “Akıllı” denilen cihazlar insanların aklını başından alınca insanlar da insanlığını unuttu.