Âdemoğlu bir sefer yolcusudur. Yeryüzüne konup göçen kadim bir kervanın izini sürer; kumlara basan her adımı, zamanın alnına düşen ince bir çizgi gibi yerini alır.
Gelişi sessizdir, gidişi çoğu vakit fark edilmez; fakat yürüyüşü, çağların dokusuna karışan görünmez bir nakış işler. O nakış, bir ömrün içten içe büyüyen hikâyesidir. Nitekim eskiler şöyle der: “Yol, yolcuyu terbiye eder.” İnsan yürüdükçe yalnız mesafe kat etmez; kendini de inşa eder.
Hayat, insana bağışlanmış en uzun menzil ve en hızlı geçittir. Ömür kısa bir soluk kadar hafif; yük dağ gölgesi kadar ağır; anlam ise her nefeste yeniden yoğrulan, her tecrübede başka bir şekle bürünen derin bir sırdır.
Bu sırra yaklaşmanın yolu, çoğu zaman durup dinlemekten geçer. Zira kalp, ancak sükûtla konuşur. Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın, “Söz gümüşse sükût altındır.” sözü beliriyor zihnimde. “Sükût, insanın kendi içine açılan kapıdır.” diyorum sonra kendi kendime…
Dünya, avuçlara sığmayan bir su gibi akıp gider. Parmak aralarından kayan serinliği tutmaya çalışan insan, aslında kaybolanı bırakıp aradığı hakikati kovalar. İçinde eksik kalmış bir cümlenin sızısı vardır; yarım bırakılmış bir duanın yankısı dolaşır kalbin kıyılarında. Söylenmemiş bir hece, henüz doğmamış bir niyaz, göğsün en tenha yerinde bekler.
Bu bekleyiş insanı diri tutar; arayışın ateşiyle pişirir. Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in şu hitabı ne de güzel dile getirir bu hâli: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28). İşte bu huzur, arayışın içindeki en derin sükûnettir.
Yol boyunca karşılaşılan her manzara, her temas, her tebessüm ve her hüzün, görünür âlemin ardında saklı bir hikâye taşır.
Akşamın kızıllığı kırılganlığın perdesini aralarken, sabahın serinliği umudu dirilten bir nefes üfler.
Gün, kalbe düşen bir gölgeyle başlar; gece, o gölgeyi ışığa dönüştüren bir sükûtla tamamlanır. Tıpkı atalarımızın, “Her gecenin sabahı, her kışın baharı vardır.” dediği gibi, vuslat umudun en ince yerinden yükselir.
Sevda ile firak arasında salınan kalp, hatıraların ağırlığını çoğu zaman fark etmeden taşır. Bir bakış geçmişin kilitli kapılarını açar; bir ses, unutuldu sanılan bir zamanı çağırır.
İnsan yürürken yalnız adım atmaz; anılar, ihtimaller, pişmanlıklar ve dualar da onunla birlikte yürür.
Her biri, omzuna konmuş görünmez bir kuş gibi varlığını hissettirir. Hani Yunus Emre’nin o meşhur sözü var ya: “Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz.” Bu çağrı, kalbin en saf yerinden çağlayan bir hakikattir.
Koklanan bir gülün kalbinden çekilip alınan bahar çoğu vakit fark edilmez; oysa o bahar, ruhun tenha bahçesine düşmüş bir tohumdur. Tutulan bir el, yalnızlığın en keskin yerinden bir parçayı alıp götürür; avuçların hafızası, sıcaklığı uzun süre saklar.
İnsan, yaşadıklarının ağırlığını görünmez bir bohça gibi sırtlanır; bohçanın içindeki her hatıra hem yara hem merhem olur. Acı, kalbi keskinleştirir; sevinç, onu genişletir. Bu yüzden eskilerin, “Dert, insanı insana öğretir.” demesi ne de güzeldir.
Koşarak tüketilen zaman, hangi anıdan eksildiğini, hangi sevinci gölgelediğini sonradan anlatır. İnsan çoğu kez hızla ilerlediğini sanırken, iç dünyasında geriye düşer. Oysa hakiki yürüyüş, dışarıya doğru değil; içeriye, derine, kalbin özüne doğrudur.
Bir dağın heybetinde korkularını seyreder; denizin enginliğinde özlemlerini bulur; bir kuşun kanadında özgürlük arzusunu hisseder. Evren genişledikçe kalbin daraldığı anlar yaşanır; kalp daraldıkça anlamın çoğaldığı vakitler doğar.
Varlığın eşiğinde duran kalp, bilinmezliğin rüzgârıyla ürperir. Sevinç ve acı, umut ve kayıp aynı potada erir. Bazen tek bir söz insanı yıkar; bazen bir cümle yeniden ayağa kaldırır. Bu inceliği Efendimiz (a.s.v.), “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Hadis) buyurarak sözün hem yara hem şifa olabileceği hikmetini idrake davet eder.
Yağmur başladığında içteki çocuk uyanır; gecenin koynunda suskunluk, kalbin gizli odalarına açılan bir kapıya dönüşür. İçte büyüyen sızı yakarışa evrilir; yakarış sabra, sabır dirence, direnç ise olgunluğa kapı aralar. Böylece insan, kendi içindeki merdivenleri ağır ağır tırmanır. Her basamak, biraz daha arınma, biraz daha anlama demektir.
Yolculuğun bir yerinde kişi kendisine rastlar. Aynaya değil, manzaraya bakarken kendi iç âlemini görür. Yüzündeki çizgiler, yaşanmışlığın haritasına dönüşür. Her kırık, ışığın sızabileceği bir aralık olur. Her kayıp, kıymetin öğretmenliğini üstlenir.
Susulan cümleler, kalpte olgunlaşan bilgelik hâline gelir. Zaman hem aşındırır hem biçimlendirir; hem eksiltir hem çoğaltır.
İnsan yürüdükçe eksilir; eksildikçe olgunlaşır. Sustukça derinleşir; derinleştikçe berraklaşır. Gittikçe kalır; kaldıkça iz bırakır.
Fanilik omzuna konmuş bir gölge gibi peşinden gelir; o gölge, ışığın varlığını hatırlatır. Yük taşındıkça hafifler; paylaşıldıkça anlam kazanır. Çekilen acılar sabrın kaslarını güçlendirir; paylaşılan sevinçler kalbin ufkunu genişletir.
Her menzil bir son görünümü sunar; her son yeni bir başlangıcın eşiğini aralar. İnsan vardığını sandığı yerde yeniden yola çağrılır. Yol, dışarıdaki mesafelerden ibaret sayılmaz; içte açılan sonsuz bir ufuktur. Her nefes o ufka atılmış diri bir adımdır. Her adım, içte büyüyen ışığın habercisidir.
Ve nihayet yolcu şunu idrak eder: Yaşanan her an, ruhun bir köşesinde ağırlık kazanırken aynı anda onu ayakta tutan görünmez bir dayanak olur.
İnsan, taşıdığı yükün hem sahibi hem de o yükle güçlenen bir yürüyendir. Varlık sahrasında attığı her adım, kendi hakikatine doğru açılmış bir kapıdır.
Bu kapıdan geçen Âdemoğlu, ardında yalnız iz bırakmaz; anlam bırakır. Bir gülün hatırasını, bir elin sıcaklığını, bir kalbin sızısını, bir ömrün kıvılcımını yanında taşır.
Yürüyüşü tamamlandığında bile yankısı sürer. Zamanın dokusuna karışan izleri, başka yolcuların yüreğinde cesaret olur; karanlıkta kalmış birine yön gösteren ince bir ışık gibi parlar.
İnsan seferinin sonunda şunu kavrar: Yol, varılacak bir noktadan ibaret değildir artık; yol, insanın kendine doğru açtığı sonsuz bir imkândır. Her adımda biraz daha arınır, biraz daha genişler, biraz daha şeffaflaşır. Aradığı ışığın uzağında olmadığını, o ışığın kendi içinde filizlendiğini anlar.
Ve işte o an, yürüyüş bir arayış olmaktan çıkar; bir uyanışa dönüşür. İnsan, aradığı hakikatin kapısını dışarıda değil, kendi kalbinin eşiğinde bulur. Kalbin o derin eşiğinde bir ses yükselir: Sessiz, berrak, sarsılmaz…
Artık yol da yolcu da aynı hakikatte buluşur.
Adımlar susar, anlam konuşur.
Ve insan, ışığı ararken… ışığın ta kendisi olur.
Selâm ve muhabbetle, bol ışıklı bir istikbal temennisiyle…