Bedeni Aşan Varlık

Yayınlama: 15.02.2026
A+
A-

Ruh öyle bir düzendir ki, insan bedene rağmen yine bedeni aşarak var olur. Bâtın, zâhirden gizlidir, fakat hüküm ondadır. Görünen taşır, görünmeyen yürütür.

İnsan çoğu zaman bedenine sahip olduğunu sanır. Hâlbuki ruh, sessizce insanı kendine uydurur.

Bu hakikat, insanın kendine dair en büyük yanılgılarından birine işaret eder. Çünkü insan aynada gördüğü sureti kendisi zanneder.

Oysa suret yalnızca kabuktur. İçindeki anlam çok daha derin, çok daha eski bir hikâyenin devamıdır.

İnsan kendi suretine alıştıkça içindeki sesi bastırır. Zamanla dış görünüşle iç hakikat arasındaki mesafe açılır. Bu mesafe büyüdükçe kişi kendini tanıdığını zanneder ama aslında yalnızca kendine dair imgeleri taşır. Hakikat ise imgelerde değil, sessizliğin içinde saklıdır. Ruhun dili kelimelerle değil, sezgiyle konuşur.

Beden, ruhun dünyadaki geçici ikametgâhıdır. Ruh ise zamana ve mekâna sığmayan bir özdür.

İnsan yaşamı boyunca çoğunlukla zâhirle meşgul olur. Çalışır, yorulur, kazanır ve kaybeder. Bedeni besler, korur, onarır. Ruh ise çoğu zaman ihmal edilir.

Ne var ki ruh, insanın yönünü tayin eden gizli pusuladır. Dış dünyadaki bütün tercihler, iç âlemde başlayan görünmez hareketlerin sonucudur. İnsan yürüdüğünü sanırken aslında yürütülür.

Her karar, önce kalpte titreşir; sonra akılda şekillenir; en son hayata dökülür. İnsan çoğu zaman davranışlarının nedenini dış koşullarda arar. Oysa kök içeridedir. Ruh yorgunsa irade sendeleyebilir; ruh berraksa en karmaşık yollar bile sadeleşir.

Bâtın ile zâhir arasındaki ilişki, metafizik bir ayrımdan öte, insanın varoluşsal çatışmasının merkezinde durur.

Zâhir konuşur, bâtın susar. Zâhir gösterir, bâtın belirler. İnsan sesi duyulana inanır; sessiz olanı fark etmekte gecikir. Fakat gerçek dönüşümler gürültüyle değil, derin bir sükûtla gerçekleşir.

Bu sessiz hâkimiyet, kadim düşünce geleneklerinde sıkça vurgulanır.

Nitekim Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, insanın iç âlemini bir deniz olarak tasvir eder; dalgaların üstte, derinliğin altta olduğunu söyler. Hakikat yüzeyde aranmaz.

Diğer bir cihetten İbn Arabî, insanın zâhirî varlığını gölgeye benzetir ki asıl olanın, gölgeyi var eden nur olduğunu ifade eder. Bu bakışta beden, ruhun izdüşümüdür.

Modern insan bu derinliği çoğu zaman unutur. Hız çağında yaşarken iç sesin yavaşlığına tahammül edemez. Ruhun çağrısı aceleye gelmez; o bekler. İnsan koşar, ruh durur. İnsan ilerlediğini sanır, ruh geri çağırır. İşte bu kopuş noktalarında içsel yorgunluk başlar. Sebepsiz huzursuzluklar, tarif edilemeyen boşluklar ortaya çıkar.

Bu yorgunluk fiziksel değildir; varoluşsal bir sarsıntıdır. İnsan her şeye yetişir de kendine geç kalır. Takvim dolar, kalp eksilir. Ruhun ihmal edildiği yerde başarı bile ağır gelir, sevinç bile geçicileşir.

Oysa ruh cezalandırmaz; hatırlatır.

Beden yorulduğunda dinlenirken, ruh ağırlaştığında anlam arar.

İnsan bazen mutsuz olduğunu zanneder, hâlbuki sadece özüne uzaklaşmıştır. Kendine yabancılaşmanın en derin biçimi budur: içeride olanı dışarıda aramak…

Ruh kendi hâline bırakıldığında eksilmez, fakat beslenmediğinde solgunlaşır. Onu diri tutan yalnızca düşünce değildir; yönelmiş bir kalp, bilinçli bir duruş ve ahlâkla yoğrulmuş bir yaşam biçimidir.

Duâ, ruhun nefesidir. İnsan duâ ettiğinde yalnız istemez; aynı zamanda teslim olur.

Bu teslimiyet iç dünyayı berraklaştırır. İnanç bu nefese istikamet kazandırır. İman, insanın varoluşuna anlam katan en derin bağdır; yalnız Yaradan’a değil, hayata tutunma biçimidir.

Ve bu minvalde dürüstlük, ruhun en bilge merhemidir. Zayıflıklar dürüstlük erdemiyle güçlenir.

İnsan kendine karşı açık olmadıkça iç dünyasında kurduğu hiçbir yapı kalıcı olmaz. Hakikatten kaçan bir kalp zamanla kendi sesini kaybeder.

Asalet ise tam bu noktada ortaya çıkar. Başkalarına gösterilen saygıdan önce, insanın kendi iç düzenine sadık kalmasıdır. Edeb ve âdâb, ruhun zarafetidir. Nasıl konuştuğumuzdan çok nasıl sustuğumuz; ne yaptığımızdan ziyade neleri yapmamayı seçtiğimiz belirler içsel seviyemizi.

İyilik ve güzellik ruhun en kadim gıdalarıdır. İyilik, başkasına uzanan elden ziyade öncelikle insanın kendi karanlığına ışık tutabilme cesaretidir.

Güzellik estetik bir beğeniyle sınırlı kalmaz; kalpte yer eden incelik, bakışta beliren merhamet, sözde hissedilen ölçüdür. İnsan iyi oldukça hafifler, güzeli görebildikçe derinleşir. Ruh bu iki değerle beslendiğinde iç dünyada sessiz bir bahar başlar.

Ruhun olgunlaşması ahlâkla tamamlanır. İnanç tek başına yeterli olmaz; onu davranışa dönüştüren bir karakter gerekir. Çünkü iman, ahlâkla görünür hâle gelir. Kalpte ne varsa hayata o sızar. Bu yüzden ahlâk, ruhun yeryüzündeki tercümesidir.

Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ;

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 90) buyurarak insanı yalnız ibadete çağırmaz; erdeme davet eder.

Aynı zamanda bu âyet, ruh terbiyesinin özünü taşır. Adaletle dengelenmiş bir hayat, iyilikle genişlemiş bir kalp ve ölçülü bir irade… Ruh işte bu zemin üzerinde yükselir. Aksi hâlde ibadet şekle, sözler alışkanlığa, değerler vitrine dönüşür.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.v.) ahlâkı dinin merkezine yerleştirerek; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyruğu, insanın varoluş istikametini açık eder.

Demek ki ruhun gerçek yolculuğu daha çok bilmekte değil, daha iyi olmaktadır. Daha çok konuşmakta değil, daha doğru yaşamaktadır.

Tam burada çocukluğumdan bu yana beni etkileyen kadim bir sözü hatırlıyorum:

“İnsanı yükselten makamı değil, ahlâkıdır.”

Gerçekten de insanı değerli kılan sahip oldukları değil, taşıdıklarıdır. Merhameti, doğruluğu, sabrı ve vicdanı…

Ve insan zamanla şunu öğreniyor:

Ruh büyük gösterilerle büyümez; küçük ama sürekli seçimlerle derinleşir. Samimi bir niyetle, temiz bir sözle, karşılıksız bir davranışla genişler. Hayatın gürültüsünde kaybolmaz; sükûnetin içinde kök salar. İnançla yön bulan, edeble şekillenen, iyilikle çoğalan bir ruh; insanı yalnız ayakta tutmaz, aynı zamanda yüceltir.

Zira ruh böyle zenginleşir.

Duâ ile arınır.
İman ile köklenir.
Dürüstlükle sağlamlaşır.
Asaletle incelir.
İyilikle çoğalır.

Hâsılı, özetle söylemek istediğim; ruhunu besleyen hayatını da onarır, kalbini temizleyen yolunu aydınlatır, içini güzelleştiren dışını dönüştürür.

Görünen taşır, görünmeyen yürütür.

Sessizce… Ama kökten.

Bâkî muhabbet, kalbî selâm…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.