İnsan, yalnızca etten kemikten ibaret bir varlık değil. O, zamanın içinden ağır ağır geçen bir bilinç; hatırlamayı unutmakla sınanan, omuzlarında emanet, kalbinde cevapsız sorular taşıyan bir yolcudur… Bu dünyaya gelişi, varlığını anlamlandırma çabası ve o anlam doğrultusunda biçimlenmedir.
Her adımı zamanla ölçülür, her duruşu sorumlulukla sınanır. İnsan dediğimiz hâl, bu yürüyüşün kendisinde açığa çıkar.
Ve bazen bir yıl biter; insan fark eder ki içe dürülen sadece bir “yaprak” değil, ömürden de katlanan sessiz bir sayfadır.
Varlık, dünyaya düşmeden önce ervah âleminde başlar. Ruhlar âlemi, yaratılışın ilk titreşimi, henüz bedenle sınanmamış saf bir başlangıçtır. İnsan orada niyetlenir, yönünü orada alır. Henüz zaman yoktur; acele bilinmez, gecikme yoktur; belki bir ürperti vardır: “Unutur muyum?” korkusu.
Her doğuş bir soru işareti gibi asılır hayata, her nefes sessiz bir imtihan olur. Ve insan çoğu zaman ne aradığından ziyade, neyi yitirdiğini fark ettiği anda uyanır. Uyanış dediğimiz şey, çoğu kez bir eksilmenin içinden geçer.
Bu ilk safhada insana vaat edilen dünya hayatı, saadet-i dâreyn denilen o ilk durakta başlar. Ana rahmi… İki dünyanın eşiğinde kurulmuş bir sükûn yurdu; hem dünya hem âhiret huzurudur.
Dünya hayatı, işte bu iki yurdu birlikte kazanabilme ihtimalinin imtihan sahnesi olarak hazırlanır.
İnsan, emaneti bu bilinçle yüklenerek yola çıkar. Ne geçmişin yükü vardır orada ne geleceğin endişesi. Kalp, henüz kırılmayı bilmez; ruh, henüz dağılmamıştır. Varlık korunur, sarılır, saklanır.
İnsan, en güvende olduğu hâli orada yaşar; belki de hayat boyu arayacağı huzurun ilk izini… O yüzden dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, içimizde hep o sessizliğe dönme arzusu kalır.
Doğumla birlikte insan şehâdet âlemine adım atar; görünür olanın, ölçülebilir olanın içine… İşte o anda zaman başlar.
Her yolculuk çocuklukla görünür hâle gelir. Dünya o vakit geniştir; gökyüzü daha yakındır insana, zaman ise cömerttir. Bir gün uzundur, bir yaz mevsimi neredeyse sonsuzluk kadar derin…
Çocukluk, masumiyetin en saf hâlidir. Kirlenmemiş bir bakış, hesapsız bir gülüş, sebepsiz bir sevinçtir. Korkular çabuk dağılır, sevinçler çabuk büyür.
Çocuk, henüz hayatı tartmaz; hesaplamaz, ölçmez, karşılaştırmaz. O sadece yaşar. Kaybettiğini sandığı her şey, aslında fark etmeden ona bir kazanım bırakır: güven duygusu, merak, hayret… En çok da kendiliğinden olabilme kudreti… Sonradan uzun uzun arayacağımız o saf hâl.
Günler sayıya, yıllar yıpranmaya dönüşür. Her yeni yıl bir umut gibi gelir; her biten yıl ise içten içe bir muhasebe çağrısıdır.
Derken bir eşik belirir. Çocukluk sessizce geri çekilirken gençlik öne çıkar. İç âlemimizde bir acele başlar; sanki zaman artık beklemiyordur. Gençlik hoyrattır. Gözü karadır. Kalp hızlı atar, umut yüksek sesle konuşur. Sevda, aşk, tutku insanı bir uçtan bir uca savurur.
İnsan yapabileceklerinin sınırını bilmeden yürür; düşmeyi ihtimal saymaz. Cesaret düşünceden hızlıdır. Hayat, dokunulabilir bir hayal gibi taşınır avuçlarda; kırılgan ama parlak. Sevmek de yanmak da bu çağda ölçüsüzdür. Çünkü gençlik sınır tanımaz; her şeyi sonuna kadar ister.
Gençlik, kolayca elde tutulup sonra bırakılan bir heves değildir yalnızca.
Avuçlarda sıkıldıkça biçim değiştiren, bazen can yakan, bazen güç veren bir cesarettir. Günler birbirinin içinden sessizce akarken bu hâl yavaş yavaş eksilir, bizi koşmaya çağırırdı; düşeceğimizi bilmeden, yorulacağımızı hesap etmeden.
Dünya hafifti o vakit. Taşıdığımız yük omuzlarımızda değil, parmaklarımızdan kayıp giden hayallerimizin hızındaydı. Sevda bile elde tutulması gereken bir meydan okumaydı hayata; kaybetme ihtimali düşünülmeden, bırakmanın ne demek olduğu bilinmeden yaşanırdı.
Sonra zaman değmeye başlar usulca. Serttir ama gürültüsüz… İşte olgunluk dediğimiz hâl tam da buradadır. Fark ettirmeden bazı şeyleri alır; geriye sabrı, sükûtu ve ağırlığı bırakır.
Ses tonu değişir insanın; acele geri çekilir, beklentiler ağırlaşır. Kaybettikçe ayıklamayı, azaldıkça derinleşmeyi öğrenir. En ağır değişim de budur aslında: eksilmeyi kabullenmek ve buna olgunluk demeyi öğrenmek.
Ama yine de zamanın içinden geçen hiçbir şey kaybolmaz.
İhtiyarlık sessizce yaklaşır. Adımlar yavaşlar, sesler kısılır, kalabalıklar anlamını yitirir. İnsan içe döner. Konuşmaktan çok düşünür, biriktirdiklerini tartar. Dünya işi azalır, ahiret kaygısı belirginleşir, dualar uzar, suskunluk derinleşir. Artık bakışlar geleceği unutur ve hesaba çevrilir. Her şey bir hazırlık gibidir: toparlanma, helalleşme, bırakma…
Oysa zaman, her defasında menbaına varan bir su misali, kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz akıp gider.
Çok sevdiğim bir söz vardır: “Günler ne kadar zalim olsa da geçmeye mahkûmdur.” Zamanın aslında acımasız olmadığını fark eder insan; o sadece tarafsızdır. Ne bekler ne acır, akışını sürdürür.
Ve insan… O sonsuz akışta bir nefeslik andır. Yol üzerinde bir durak, bir kelebeğin ömrü kadar cesur, bir gölge kadar misafir.
Zaman yorulmadan devam eder; takvimleri eskitir, hatıraları süzer, yüzlerde çizgi, yüreklerde sızı bırakır. İnsan zamanı yenemez ama her bir yaratılmışa mânâ gözüyle bakarsa, bir gülüşle, bir sadakatle, bir doğruyla sonsuzluğa küçük notlar düşer.
Takvimden bir yaprak daha kopar sessizce… Ne gürültü yapar ne de dikkat çeker. Oysa her yaprak, içimizden bir şey alıp götürür. Zaman, rakamları değil, kalbin kıyılarını eskitir. Yavaş yavaş tükenir insan. Bir bakış eksilir hayattan, bir heves susar, bir ihtimal daha adını bilmeden göçer.
Zira insan, en çok tekrar eden kayıplara sessizleşir. Yıllar böyle geçer; fark edilmeden ama iz bırakarak. Yine de her düşen yaprak şunu fısıldar: Geçici olan ayıklanır, kalan derinleşir.
Ve nihayet berzah… Ne dünya ne ahiret. İki âlem arasında bir bekleyiş. Zamanın sustuğu, hesabın henüz açılmadığı bir durak.
İnsan, dünyada taşıdığı anlamla oraya varır. Orada söz değil, hâl konuşur. Ne kadar sevdiysen, ne kadar dürüst yaşadıysan, neyi emanet bildiysen… Hepsi sessizce seninle gelir.
Zaman Allah’ın makamından bir sırdır. Başlangıcı bilinmez, sonu sorgulanmaz. İnsan ise emanet taşıyan bir asker. Rütbesi ne olduğuyla değil, emaneti nasıl taşıdığıyla ölçülür.
Belki mesele ne kadar yaşadığımız değil, bu sonsuz akışta neye dokunduğumuzdur. Çünkü zaman akmayı bilir; insan ise geçip giderken ardından anılacak bir söz bırakmayı… Ve bütün bu eksilişlerden arta kalan sevgidir. Çünkü sevgi, varlığın özü, hakikatin dilidir.
Umut kalır; geleceğe dair beklentisiz… Allah’a duyulan sessiz bir güven.
Bir noktadan sonra insan, eksilmenin ritmine alışır. Sevinçler sadeleşir, beklentiler ağırlaşır. Hayat, daha az şeyle daha çok anlam kurmayı öğretir. Artık yaşamak yalnızca kendin için değildir; ardında bırakacakların, dokunduğun kalpler, söylenmemiş helallikler de hesaba katılır. Her yıl, insanın sesini biraz daha kısar, içini biraz daha derinleştirir.
Bir yıl daha geçer ömürden, bir yıl daha eksilir insan. Ve insan, zamanın içinden geçerken varlığını anlamla örmüşse; saadet-i dâreyn bilinciyle yaşamışsa, emaneti hoyratça değil hakkıyla taşımışsa… İşte o vakit eksilmez. Zaman akar, beden yorulur, takvimler tükenir; fakat anlamla yaşayan insan, yok oluşun eşiğinde bile tamamlanmış olur.
Sevgilerimle…