Tamir edilmeyen her şey

Yayınlama: 06.02.2026
Düzenleme: 06.02.2026 09:49
A+
A-

Bir zamanlar kırılan şeyler çöpe atılmazdı. Bir masa sallandığında altına bir parça kâğıt sıkıştırılır, bir saat durduğunda ustanın yolu tutulurdu.

Eşyalar, insan hayatında sessiz tanıklar gibiydi; çizikleri bir hikâye, yıpranmış kenarları bir geçmiş taşırdı. Tamir, yalnızca işlev kazandıran bir eylemdi evet; fakat bu eylemin ötesinde bağ kurmanın, sahip çıkmanın ve vazgeçmemenin diliydi.

Bugün ise her şey pürüzsüz olana dek kullanılıyor, ilk aksaklıkta terk ediliyor. Bu alışkanlık yalnızca nesnelere özgü kalmadı; ilişkilerin ruhuna da yerleşti.

Halk arasında söylenen “Kırılan testinin suyu az olur ama hatırı büyük olur” sözü, tamir edilen şeylerin kusuruyla değil, hikâyesiyle değer kazandığını hatırlatır. Çünkü hatır, kusur görmez; bilakis geçirilen zamandan doğar.

Modern insan, ilişkilerle temasını da hızlandırdı. En küçük uyumsuzlukta, en hafif kırılma anında geri çekilme refleksi devreye giriyor. Gitmek, kalmaktan daha az enerji isteyen bir eylem hâline geldi.
Buna çoğu zaman olgunluk, seçicilik ya da sınır bilinci adı veriliyor. Oysa bu tutum, çağın bize öğrettiği tüketim mantığının duygulara uyarlanmış biçimi olarak okunabilir.

Aslında modern insanın ilişki kurma şekli köklü biçimde değişti.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan aşk” kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Bağ kurmaktan kaçınan, süreklilikten ürken, her an vazgeçmeye hazır ilişkiler…

Bauman, “akışkan aşk” (Liquid Love) kavramını, yaşadığımız çağın genel karakteri olan “akışkan modernlik” içinde ele alır. Ona göre artık hiçbir şey “katı” değil: işler, kimlikler, değerler ve en önemlisi insan ilişkileri.

Eskiden ilişkiler daha uzun vadeli düşünülür, emek verilerek korunurdu. Zor zamanlarda bile sürdürülmeye çalışılırdı. “Birlikte yaşlanmak” fikri gerçekçi bir beklentiydi.

Bauman’a göre günümüzde ise ilişkiler, geçici olmayı baştan kabulleniyor. Rahatsızlık verir vermez terk ediliyor. “Bağ”dan çok “bağlantı” şeklinde yaşanıyor. Tüketim mantığıyla ele alınıyor; “işe yaramazsa değiştirilir” gibi.

Yani insanlar artık şunu istiyor: Yakın olayım ama bağımlı olmayayım, seveyim ama risk almayayım, yanında olayım ama özgürlüğüm kısıtlanmasın.

Bu yüzden ilişkiler “akışkan”. Şekli var, derinliği zayıf; teması var, kökü yok.

Oysa eskiler, “Eski dost düşman olmaz” derken, zamanın içinden geçen bağların kolay kolay çözülemeyeceğini bilirlerdi. Bu söz, kalmanın her zaman saf bir alışkanlıktan ziyade, çoğu zaman bilinçli bir sadakat olduğunu ima eder.

Akışkanlık, ilk bakışta özgürlük hissi yaratır. Sabitlenmeyen, kök salmayan, sorumluluk almayan bir yakınlık biçimi cazip görünür. Ancak bu akışkanlık, zamanla her temasın yüzeyde kalmasına yol açar.
İnsanlar birbirine dokunur fakat temas derinleşmez; yakınlık kurulur fakat yerleşmez. Tüketim toplumu burada devreye girer ve “Sıkıldığında değiştir, eskidiğinde yenile, her zaman daha parıltılı bir seçenek seni bekler” der. Bu düşünce yalnızca alışveriş merkezlerinde yankılanmaz; kalplerin içinde de dolaşır.

Bu noktada “Göz gördüğünü ister” deyişi, modern zamanlarda başka bir anlam kazanır. Görülen çoktur ama tutulan azdır. Bolluk, seçme kolaylığı değil, vazgeçme alışkanlığı üretir.

Özellikle flört uygulamalarındaki kaydırma hareketi, bu zihniyetin neredeyse ritüel hâline gelmiş biçimidir. Bir yüz, bir cümle, birkaç saniye… Ardından bir başkası. Sürekli akan bu görüntüler, insana seçme gücü sunduğu yanılsamasını verir.
Oysa bu bolluk, derin bir eksiklik duygusunu da beraberinde taşır. Her yeni ihtimal, bir öncekini yarım bırakır. Tatmin ertelenir, bağlanma gecikir, kalıcılık sürekli ileri bir tarihe ötelenir.

Halk irfanı bu yarımlığı “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözüyle telafi eder; değerin çoklukta değil, süreklilikte saklı olduğunu yansıtır.

Bu noktada aşk, iki kişiye ait özel bir his olmanın ötesine taşınır. Aşk; bir insana, bir fikre, bir yaşama biçimine gösterilen özenin genel adıdır. Şehirlere, dostluklara, emeğe, hatta zamana duyulan saygı da bu kapsama girer.

Bağlanamayan bir insan, yalnızca romantik ilişkilerde yüzeyde kalmaz; hayatın bütün alanlarında temasını eksik bırakır. Her şeyle geçici bağlar kuran bir insan da sonunda kendi iç dünyasında da yerleşemez.

Bu eksik yerleşme hâli, “Ayağı yere basmamak” deyimiyle tarif edilen bir ruh hâline dönüşür; insan ne gittiği yerde kök salabilir ne de döndüğü yerde dinlenebilir.

Derinleşmek cesaret ister. Çünkü derinlik, kusurları görünür kılar. Bir ilişkinin içine girildikçe çatlaklar belirginleşir; beklentiler, korkular ve eksikler açığa çıkar. Tam da bu nedenle modern insan, yüzeyde kalmayı tercih eder. Yüzey, kontrol hissi verir; derinlik ise teslimiyet talep eder. Sürekli daha iyisini aramak, çoğu zaman gelişme arzusundan çok korunma refleksinin ürünüdür.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Mümin, insanların arasına karışan ve onların eziyetlerine sabreden kimsedir” (İbn Mâce, Fiten 23) buyruğu, derinliğin kaçınılacak bir risk değil, olgunlaştırıcı bir sınav olduğunu hatırlatır.

Oysa insan, sürekli yenisiyle değiştirilecek bir nesne misali var olamaz. İlişkiler de vitrinlerde sergilenen kusursuz ürünler gibi ele alınamaz. Asıl bağlar, her şey yolundayken kurulmaz; tökezlenen anlarda, zorlanan zamanlarda şekillenir.
Birlikte onarılan bir bağ, hiç yara almamış olandan daha bilinçli bir dayanıklılık taşır. Çünkü orada emek vardır, karşılıklı tanıma vardır, vazgeçmeme iradesi vardır.

Bu irade, halkın “Emek olmadan yemek olmaz” sözünde olduğu gibi, değerin zahmetsiz kazanılamayacağını kabul etmekle başlar.

Bugünün dünyasında unutulan şey aşkın kendisi değildir; aşkı taşıyacak sabır ve süreklilik duygusu yitiriliyor.
Hız çağında yaşarken, yavaş bağlar kurmak neredeyse bir direniş biçimine dönüşüyor. Oysa insan kalbi, aceleyle tüketilecek bir alan sunmaz. Zaman ister, tekrar ister, emek ister, sabır ister. Tamir etmeyi unuttuğumuz her ilişkide, yalnızca bir bağı kaybetmiyoruz; insan olmanın inceliğinden de biraz daha uzaklaşıyoruz.

Nitekim “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır” (Buhârî, Rikāk 18) hadisi, sürekliliğin yalnızca inançta değil, insanî bağlarda da bir erdem olduğunu söyler.

Ve belki de umut tam burada duruyor: Her şeyin hızla tüketildiği bir dünyada, bir şeye sadık kalmayı seçenler hâlâ var. Onlar sayesinde aşk, yalnızca bir duygu olarak kalmıyor; bir duruşa dönüşüyor.

Yani demem o ki; kırılanı atmayı değil, onarmayı bilen; yüzeyde gezinen bağlar yerine derinleşmeyi göze alan; hızın dayattığı vazgeçme refleksine karşı sabırla kalabilen insanlar oldukça bu çağ tamamen akışkana teslim olmayacak. Çünkü aşk yalnızca sevmek değil; emek vermek, tahammül etmek, yaraları birlikte sarmak ve aynı hikâyede kalmayı seçmektir.

Tamir edilmeyen her şey eksilir ama onarılan her bağ insanı büyütür. Ve belki de en büyük direniş, geçiciliğin kutsandığı bir dünyada sadakati seçmektir. Kalbin aceleye gelmediğini, sevginin tüketilecek bir nesne değil, taşınacak bir emanet olduğunu hatırladığımız yerde başlar gerçek yakınlık…

Kalbi muhabbet ile.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.