Maç başlamadan önce, sözler sahaya çıktı.
İbrahim Hacıosmanoğlu’nun talihsiz açıklamaları, futbolun doğasına bir meydan okuma gibiydi.
“Tarihin en karakterli takımı… Bunları da yenemiyorsak Dünya Kupası’na gitmeyelim.”
Futbol böyle bir oyun değil.
Futbol, geçmişle değil, o anla oynanır.
Daha dün…
Bosna Hersek, İtalya’yı eledi.
İsimler sustu. Formlar konuştu.
Tarihin, kupaların, yıldızların hiçbir hükmü kalmadı.
Çünkü futbol affetmez.
Çünkü futbol, anı oynayanı ödüllendirir.
Bugün de öyle oldu.
Türkiye sahaya isimle değil, yürekle çıktı.
Ama asıl mesele şu…
“Tarihin en karakterli takımı” cümlesi.
Bu söz, sadece bugünü değil, geçmişi de yok sayar.
O formayı yıllarca teriyle ıslatan, o bayrağı omzunda taşıyan, bu yolu açan herkese karşı bir haksızlıktır.
Bu cümle, bir özrü hak eder.
Çünkü bu hikâye, tek bir dönemin değil;
bir milletin yıllara yayılan emeğinin hikâyesidir.
Bir başka gerçek daha var:
Bugün milli takımın omurgasını oluşturan birçok oyuncu, futbol eğitimini yurt dışında aldı.
Bu başarı, federasyonun sistemiyle karıştırılmamalı.
Çünkü hâlâ bu topraklardan, kendi sistemimizle dünya çapında oyuncular çıkaramıyoruz.
Kenan Yıldız bunun en çarpıcı örneği.
Topu her aldığında dikine giden, temposu düşmeyen, oyunu ileri taşıyan bir cesaret.
Sahada sadece oynamıyor… yol açıyor.
Dünya Kupası için ışığı yakan isimlerden biri oldu.
Arda Güler…
Yetenek tartışılmaz. Ama artık beklenti başka.
İkili mücadeleye giren, temasdan kaçmayan, topu alıp dikine giden, patlayıcılığını büyüten bir Arda…
İşte o zaman sadece yıldız değil, lider olur.
Ve ortada bir gerçek daha var:
Hakan Çalhanoğlu.
Bu takımın aklı. Ritmi. Dengesi.
Sadece pas atmıyor, oyunun temposunu yazıyor.
Sahada bir oyuncudan fazlası…
Bir merkez, bir karakter, bir omurga.
Bugün kazanan sadece bir skor değil.
Bugün kazanan;
İsmin değil, emeğin…
Geçmişin değil, anın…
Konuşanın değil, oynayanın kazandığı gerçektir.
Ve biz şunu gördük:
Bu takım, büyük laflarla değil…
büyük yüreklerle kazanır.
Tebrikler Türkiye.