Bugün sokağa çıkıp kime sorsanız enflasyondan, artan fiyatlardan ve işletmelerin “fırsatçılığından” şikayet eder. Tüketici, dışarıda yediği bir yemeğe veya internetten sipariş ettiği bir kıyafete bakıp “Bu parayı hak etmiyor” diyor.
Çok haklılar. Gerçekten hak etmiyor. Çünkü tüketicinin ödediği o devasa rakamın çok büyük bir kısmı, tabağındaki yemeğe veya üstüne giydiği o tasarıma gitmiyor.
Hoş geldiniz; “Dijital Derebeylik” çağına.
Bugün Türkiye ekonomisinde ve küçük işletmelerin kasasında yaşanan tıkanıklığın ana sebebi, görünmez bir elin cebimizden aldığı “pazaryeri komisyonu”dur. Sistemin nasıl kilitlendiğini iki temel sektör üzerinden, en sade haliyle anlatalım:
1. E-Ticaret ve Perakende İllüzyonu
Bir ürün tasarladığınızı, kumaşını özenle seçip, harika bir tişört ürettiğinizi düşünün. Bu ürünün hakkı, maliyeti ve işletmeyi ayakta tutacak makul karıyla birlikte diyelim ki 300 TL. Ancak siz bu ürünü o devasa pazaryerlerinden birine (uygulamalara) koyduğunuz an kurallar değişir.
Platform sizden %20 ile %30 arasında bir komisyon keser. Bitmedi; “kargo bedava” algısını yaratmak için artan kargo maliyetlerini tamamen sizin sırtınıza yükler. O devasa platformda görünmez olmamak, binlerce ürün arasında ilk sayfalara çıkabilmek için bir de mecburi bir “reklam ve görünürlük” bütçesi harcamak zorundasınızdır.
Sonuç? O 300 TL’lik gerçek ürün, ekrandaki sepete 600 TL olarak düşer. Tüketici 600 TL’yi öderken ürünü pahalı bulur, işletme sahibi ise günün sonunda maliyetler, kargolar ve komisyonlar düşüldüğünde cebine giren o kuşa dönmüş parayla çarkı bile döndüremez. Ortadaki o devasa fark, platformun kasasında buharlaşır.
2. Yemek Sektöründeki “Kurye ve Komisyon” Çıkmazı
Aynı durum yemek sektöründe çok daha acımasız bir şekilde işliyor. Mahallenizdeki o çok sevdiğiniz hamburgerci veya ev yemekleri yapan küçük dükkan, normalde masaya 150 TL’ye getirebileceği bir porsiyonu, eve sipariş uygulamalarına 300 TL’ye koymak zorundadır.
Neden mi? Çünkü o uygulamalar her siparişten %35-40’a varan devasa komisyonlar alır. Tüketici, 300 TL ödediği için “lüks” bir yemek yediğini sanır ama aslında o paranın yarısıyla sadece motorlu kuryenin lojistiğini ve uygulamanın yazılım altyapısını finanse etmiştir. Restoran ise o siparişten zar zor %10-15 kar elde eder.
Gerçek Sorun: Para Üreticiye Değil, Aracıya Gidiyor
Türkiye ekonomisindeki asıl tıkanıklık işte budur. Enflasyon sadece paranın değer kaybetmesi değildir; aynı zamanda paranın yanlış yere akmasıdır.
Bugün küçük işletmeler, ürettikleri değerin çok ötesinde bir fiyatlandırma yapmak “zorunda” bırakılıyor. Tüketicinin cebinden çıkan para; ekonomiyi büyütecek, yeni makineler aldıracak, yeni tasarımlar yaptıracak veya dükkanı genişletecek olan üreticiye, esnafa veya tasarımcıya gitmiyor. Aradaki “dijital toprak sahipleri” tarafından emiliyor.
Siz aslında yediğiniz yemeğe veya giydiğiniz tişörte para ödemiyorsunuz. Siz, o restoranı ve o markayı bulmanızı sağlayan algoritmaların komisyonunu ödüyorsunuz.
Ve üretici ile tüketici arasına örülen bu dijital duvar yıkılmadıkça, aracıları devreden çıkarıp doğrudan markanın kendi web sitesinden veya dükkanın kendisinden alışveriş yapma alışkanlığı çoğalmadıkça; tüketici hep “çok pahalı” demeye, üretici ise “kazanamıyorum” diyerek kepenk kapatmaya devam edecek.