Hindistan’a turnuvaya gidenlerin bildiği bir gerçek vardır.
Tenis turnuvasının genelde yüzde 80’i Avrupalı ve Asyalı sporculardan oluşur. Yüzde 20’si Hintlidir.
Ama çeyrek finalden itibaren tablo değişmeye başlar.
Son sekizde çoğu zaman sadece Hintli sporcular kalır.
Üstelik dünya sıralamasındaki yerleri, Avrupa’dan gelen oyuncuların çok gerisinde olmasına rağmen.
Peki neden?
Sıcaklık farkı, hava, beslenme, yolculuk, uyku ve şartlar…
Şartlara alışkın Hintli sporcular, daha konforlu şartlardan gelen Avrupalı sporculara şans tanımıyor.
Burada dünya sıralamasının hiçbir anlamı kalmıyor.
Çünkü sıralama size oyuncunun seviyesini gösterir, o günkü şartlara ne kadar dayanabileceğini değil.
40-45 derece sıcaklıkta oynanan bir maçta, vücudun ısıyı nasıl yönettiği tenis kadar önemli hale geliyor.
Bilimde bunun adı da var: Isıya adaptasyon.
Vücut sıcak ortama alıştıkça terleme ve dolaşım sistemi buna göre adapte oluyor. Aynı sıcaklık, alışmış sporcu ile alışmamış sporcu üzerinde aynı fiziksel etkiyi yaratmıyor.
Yani bazen sıralamada 200 basamak önde olmanızın hiçbir anlamı olmayabilir.
Sıcaklık, beslenme ve zor şartlar sıralama müralama dinlemiyor.
Bunu futbolda da görüyoruz.
Beşiktaş, Diyarbakır’da kaybetti.
Beşiktaş İstanbul’da, Çekmeköy’de daha konforlu antrenman yaparken Amed daha zor koşullarda çalışıyor.
Sıcaklık, iklim, saha şartları…
Beşiktaş, Marsilya maçından sonra İstanbul ile Diyarbakır arasında yaklaşık 10-15 derece sıcaklık farkıyla karşılaştı.
Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünüyor.
Ama profesyonel sporda küçük ayrıntılar bazen maçın kendisidir.
Dünyada bu şartlarla baş edebilen takımların kadroları da ona göre kuruluyor.
Çünkü herkesin alternatifi olmazsa uzun bir ligi istikrarlı götürmek mümkün değil.
Real Madrid, dünyada belki de her oyuncusunun alternatifi olan 3-5 kulüpten biri.
Ama onlar bile uzun bir sezonu istikrarlı götürmekte zorlanabiliyor.
Dışarıdan görünen sebep ise çoğu zaman antrenör oluyor.
Bir antrenör hakemlerden sürekli dert yanmaya başlamışsa, bence burada başka bir şey düşünmek gerekir.
Çünkü bir antrenör, oyunun kontrolünü elinde tuttuğu sürece genellikle kontrol edemediği şeyleri bu kadar fazla konuşmaz.
Hakem konuşulmaya başladıysa belki de sorun hakem değildir.
Belki gemi su almaya başlamıştır.
Futboldan devam edip yine futbolla bitirelim.
Salah’a 36 yaşında bu performansı için birkaç şey söylemek lazım.
Salah, bize yaş diye bir şeyin tek başına olmadığını tekrar tekrar gösteriyor.
Özel yaşamında kendine iyi bakıyorsan, kendine bakmayan 25 yaşındaki birinden kat kat daha fit olabilirsin.
Kante için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
Demek ki sporcu yaşını sadece doğum tarihinden okumamak gerekiyor.
Vücuduna nasıl baktığından da okumak gerekiyor.
Ve burada Trabzonspor’u da tebrik etmek lazım.
Çünkü futbolda sadece isim yapmış yıldız futbolcu getirmek önemli değil.
Bazen çok daha değerli bir şey getiriyorsun:
Büyük bir karakter.
İşte belki bizim sporda asıl eksik olduğumuz yer de burası.
Biz hâlâ oyuncunun sıralamasına, ismine, yaşına, CV’sine çok fazla bakıyoruz.
Ama sporun gerçek seviyesi, şartlar değiştiğinde ortaya çıkıyor.
45 derecede kim oynayabiliyor?
Yorgunken kim ayakta kalabiliyor?
Konfor ortadan kalktığında kim aynı performansı verebiliyor?
Ve bütün bunlara rağmen çalışmaya devam eden kim?
Belki de sporcu yetiştirmek dediğimiz şey, sadece daha iyi vuran, daha hızlı koşan, daha güçlü oyuncu yetiştirmek değildir.
Zor şartlarda da aynı oyuncu kalabilen insan yetiştirmektir.
Çünkü sonunda sıralama sizi turnuvaya sokar.
Ama şartlara dayanıklılık sizi turnuvada tutar.
Ve belki de dünyanın gerisinde olmamızın nedeni yetenek eksikliği değil…
Zorluğu yeterince erken öğretmememizdir.