Tenis, sanıldığı gibi sadece teknik bir spor değildir.
Bu spor, yüksek tempolu ve ani nabız yükselişleriyle oynanan ciddi bir dayanıklılık savaşına dönüşür.
Özellikle yüksek rakımda tenis oynamak…
Başka bir fiziksel direnç ister.
Ardahan-Göle, Erzurum, Van, Kars, Bitlis…
Bu şehirlerde oksijen daha düşük, vücut daha fazla çalışır.
Yani Doğu çocuklarının ciğeri, dayanıklılığı, mücadele eşiği aslında tenis için büyük avantajdır.
Bugün dünya sporunda neden yüksek rakım kampı yapılıyor?
Çünkü insan bedeni orada güçleniyor.
Peki o zaman soru şu:
Bu kadar uygun iklimde,
Bu kadar mücadeleci çocukların olduğu şehirlerden neden bir tane bile ses getiren tenisçi çıkmıyor?
Neden milli takım seçmelerinde Doğu’dan gelen bir çocuk “Ben de buradayım” diyemiyor?
Van’da büyükler hafta sonu turnuvası var.
Katılım düşük.
Oyuncuların çoğu sıfır puanlı.
Sorun çocukta mı?
Yoksa sistem yıllardır aynı bahanenin arkasına mı saklanıyor?
Çünkü gerçek şu:
Kort yapmakla tenis gelişmiyor.
Tabelaya “Doğu İlleri Şampiyonası” yazınca sporcu yetişmiyor.
Lig kurunca da olmuyor.
Uluslararası turnuva düzenleyince hiç olmuyor.
İdealist antrenör yoksa…
Çocuğun gözünün içine bakıp onun hayatını değiştirecek insan yoksa…
O kortlar sadece beton olarak kalıyor.
Asıl soru şu:
Doğu’ya gerçekten antrenör mü gönderiliyor,
Yoksa sadece görevli mi yollanıyor?
Çünkü yıllardır anlatılan hikâyenin sonucu ortada.
Ne milli sporcu var,
Ne sürdürülebilir sistem,
Ne de ses getiren bir jenerasyon.
O zaman insan ister istemez şunu düşünüyor:
Demek ki mesele tenis değilmiş.
Mesele çocuk değilmiş.
Mesele spor da değilmiş.
Doğu’ya yapılan yatırımların büyük kısmı belki de sadece fotoğraf vermek,
Kurdele kesmek
Ve birkaç oy toplamak içindi.
Yani yıllardır anlatılan o “spor devrimi” masalı…
Eski bir siyasi yalandan ibaretmiş.