Hayat, insana her zaman aynı yerden dokunmuyor. Kimi zaman bir kayıpla sınanıyoruz, kimi zaman bir ayrılıkla, kimi zaman da hiç beklemediğimiz bir insanın bıraktığı izlerle.
Herkesin taşıdığı görünür ya da görünmez yükler var. Kimi omzunda taşıyor yükünü, kimi yüreğinde.
Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen nice insanın içinde sessiz savaşlar verdiğini bilmiyoruz. Çünkü insan, başına gelenlerden ziyade sonrasında nasıl ayakta kaldığıyla anlaşılıyor.
Bazen hayat bizi düşürüyor, bazen kırıyor, bazen de hiç hesap etmediğimiz yerlerden yaralıyor. Fakat insanın içinde öyle bir cevher var ki, her şeye rağmen yeniden doğrulmayı biliyor.
İnanan bir kalp, sabreden bir ruh ve hakikate tutunan bir vicdan olduğu müddetçe hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmüyor. İnsan bazen en çok kırıldığı yerden güç alıyor, en çok yaralandığı yerden olgunlaşıyor ve en çok kaybettiğini sandığı yerde kendini buluyor.
İşte bu yüzden insanın yaşadığı her yara aynı değildir. Bazıları tenin üzerinde açılır, zamanla kapanır. Bazıları ise ruhun derinliklerine işler; görünmez ama ne yazık uzun süre insanla birlikte yaşar.
Nitekim insanın geçirdiği bir ameliyat olabilir. Yüksek bir yerden düşüp kolunu, bacağını kırabilir. Bir kazanın içinde kalabilir, bir darbe yiyebilir ya da darb edilebilir… Hatta yüzü gözü kan revan içinde olabilir. Hayat bazen bedene ağır yükler bindirir. Et parçalanır, kemik çatlar, ten yara alır. Acıtır, sızlatır, can yakar.
Ama bütün bunlara rağmen etrafında onu seven insanlar varsa, elinden tutanlar varsa, “Ben buradayım.” diyenler varsa, insan sandığından çok daha hızlı toparlanır. Çünkü bedenin yarasını yalnızca ilaçlar iyileştirmez.
Bazen bir dostun omzuna dokunuşu, bazen bir annenin duası, bazen bir kardeşin sessizce yanında duruşu en güçlü merhemlerden daha tesirlidir.
Öyle ki insanın bir de görünmeyen yaraları vardır. Ne röntgende çıkar, ne tomografide görünür, ne de doktorun reçetesine sığar.
İşte onların tamiri çok daha zordur.
Bir güvenin kırılması mesela…
Yıllarca birilerine güvenirsiniz, inanırsınız, kendiniz gibi bilirsiniz, kendiniz gibi görürsünüz.
Çünkü aynı dili konuşursunuz, aynı duygularda buluşursunuz, aynı yolda yürür, aynı ufka bakarsınız.
Fikirleriniz, düşünceleriniz, hayata bakışınız birbirine yakındır. Muhabbetinizde bir akıcılık vardır. Konunun ne olduğu çok önemli değildir.
Bazen bir çay sohbeti, bazen birkaç dakikalık yol arkadaşlığı bile gönüller arasında köprü kurmaya yeter.
Böyle zamanlarda karşımızdakini olduğu gibi görmez, biraz da kendi kalbimizin temizliğiyle bakar, kendi sadakatimizi ona giydirir, samimiyetimizi onda ararız.
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, herkesi kendi gönlü kadar bilmektir.
Sonra bir gün gelir…
Öyle bir gerçekle yüzleşirsiniz ki sanki ayaklarınızın altındaki zemin çekilip alınır.
İnandığınız, güvendiğiniz, kendiniz gibi bildiğiniz insanın aslında zihninizde kurduğunuz kişi olmadığını görürsünüz.
Ve o an yaşanan şey yalnızca bir hayal kırıklığı değildir. Bu, insanın kendi iç dünyasında meydana gelen bir depremdir.
Zırâ insanı yaralayan şey yapılan yanlışın kendisinden çok, o yanlışın hiç beklemediği bir yerden gelmesidir.
Yabancıdan gelen kötülüğe hazırlıklıdır insan. Fakat sevdiği birinden gelen hayal kırıklığı karşısında savunmasızdır.
Bu yüzden kırılan yalnızca güven olmaz. Kurulan bazı cümleler de yıkılır, bazı inançları çöker ve beklentileri ölür.
Bir süre sonra yalnızlığı daha derinden hisseder. Kalabalıkların içinde bile kendini tek başına bulabilir.
Yabancının attığı taş sadece can acıtır. Ama sevdiğinin attığı taş direk ruhu incitir.
Bedenin yarası zamanla kabuk bağlar elbet… Ama gönlün yarası yıllar geçse de aynı sızıyı içinde taşır.
İnsan gülümser, konuşur, hayatına devam eder; içinde sessizce ağlayan bir taraf ise hep kalır.
Ve bazı insanlar vardır ki; yürürken yorgun görünmeselerde, ruhları kilometrelerce yol yürümüş gibidir. Hiç ağlamazlar… ıçlerinde fırtınalar kopsa da güçlü görünürler. En acıtan tarafıda yalnız kaldıklarında kendi enkazlarının arasında otururlar.
Hayatın en ağır yükü çoğu zaman omuzlarda değil, kalpte taşınır.
Bazen öyle bir yerden kırılır ki insan; ne anlatabilir ne de tamamen susabilir.
Sürekli konuşan bir ses vardır içerde.
Bir yanı “Boş ver.” der, diğer yanı “Nasıl boş vereyim?” diye sorar.
Bir tarafı unutmak ister. Diğer tarafı unutursa sanki kendine ihanet edecekmiş gibi hisseder.
İşte insanın gerçek imtihanlarından biri burada başlar. Çünkü bazı yaralar iyileşmek için yalnızca zaman istemez. Anlam da ister.
Yaşadığı acının nedenini anlayabilen insan onun altında ezilmez. Anlamlandıramadığı yükleri ise yıllarca sırtında taşımaya devam eder.
Tam da böyle zamanlarda rahmetli babamın söylediği bir söz gelir aklıma:
“Aynaya bak.”
Çocuktum, toydum belki ama ilk duyduğumda bu sözün ne kadar derin olduğunu anlayamamıştım. Zaman geçtikçe insan aynanın yalnızca yüzü göstermediğini öğreniyor. Ayna bazen vicdandır. Bazen muhasebe. Bazen de kendisinden kaçamadığı tek yerdir.
Çünkü insan gün boyunca herkesi kandırabilir, herkese başka bir yüz gösterebilir. Sadece aynaya baktığında kendisini görür.
Eğer ruhunda bir sızlama yoksa yoluna devam eder. Ama içinde bir huzursuzluk varsa, işte o zaman onunla yüzleşmek zorundadır. Bilmeli ki gerçek mahkemesi kendi içindedir.
Zâhir umumdur. Herkesin gördüğü, bildiği ve konuştuğu alandır.
Bâtın ise özeldir. Gizli, saklı, sır alanı. Oraya ne alkış girer ne de suçlama. Orada yalnızdır insan. Kendi vicdanıyla, kendi hakikatiyle ve kendi Rabbiyle baş başadır.
Her nefis kendi bâtınında olanı bilir. Kendisinden saklayamaz, kaçamaz.
Bazen bütün dünyayı ikna eder de kendi vicdanını susturamaz. Ve bazen de bütün dünya ona karşı çıkar; buna rağmen vicdanı huzurludur.
İşte o huzur, insanın sahip olabileceği en büyük servetlerden biridir. Günün sonunda insanlar ne düşünürse düşünsün, ne söylerse söylesin, taşıdığı asıl yük kendi içindedir.
Bütün hikâye bundan ibaret değildir.
Öte yandan bazı insanlar vardır ki düştükleri yerden yeniden kalkarlar. Hatta bazen eskisinden daha güçlü kalkarlar. Onları ayağa kaldıran ne başkalarının alkışı, ne de ne düşünüldüğü… Onları ayağa kaldıran dinamik kendilerini tanımalarıdır.
Bir gün aynaya bakıp şöyle derler:
“Ben onların düşündüğü kişi değilim.
Ben onların anlattığı kişi değilim.
Ben onların hakkımda kurduğu hüküm değilim.”
“Ben, Rabbimin bildiği kulum.”
Bu cümleyi kurabildiği zaman yeniden doğmaya başlar. Ki insanı yıkan şey yaşadıklarıyla birlikte, yaşadıklarını nasıl yorumladığıdır.
Başkalarının gözündeki yanlış bir algının içinde yaşamaya çalışmak insanı tüketir.
Kendi hakikatini bilen insan ise başkalarının düşüncelerini sırtında taşımaktan vazgeçer.
O zaman ruh nefes almaya başlar, yük hafifler ve nihayet yeniden kendi yoluna döner.
Dönüp baktığında fark eder ki onu en çok yaralayan olaylar, aynı zamanda onu en çok büyüten olaylar olmuş.
En çok ağladığı geceler onu olgunlaştırmış.
En çok yalnız kaldığı zamanlar onu kendisiyle tanıştırmış.
En çok kırıldığı yerler ona dayanmayı öğretmiş.
Meğer insan bazen yıkılarak güçlenir, kaybederek kazanır, yalnızlaşarak kendini bulurmuş.
Ve sonunda anlar ki; “Allah bir kulu için bir şey murâd etmişse, bütün dengeleri değiştirir.”
Bugün imkânsız görünen şey yarın kapına gelebilir. Bugün kapanan kapılar yarın ardına kadar açılabilir. Bugün seni anlamayanlar yarın seni anlatmaya başlayabilir.
Anlar ki; hüküm insanların elinde değildir. İnsanların kanaatleri değişkendir. Sevgileri de öfkeleri de geçicidir.
Fakat Allah’ın (cc) hükmü geldiğinde bütün hesaplar yeniden yazılır.
Bu yüzden insanın kalben inanması, aklen de idrak etmesi gereken hakikat şudur:
Her kırılış bir son, her yıkılış bir kaybediş ve her yalnızlık terk edilmişlik değildir.
Öyle anlarda kul bilmelidir; Allah kulunu insanlardan uzaklaştırır ki kendine yaklaştırsın. Bazen yolları kapatır ki gerçek yolu göstersin. Bazen kalbi kırar ki içindeki hakikati ortaya çıkarsın.
Ve insan bütün bunları anlayabildiğinde, yaralarını taşımayı değil, yaralarıyla yürümeyi öğrenir. İşte o zaman gerçekten iyileşmeye başlar.
Hâsılı bazı insanlar yaralarını kapatmadan o yaraların içinden geçerek büyürler.
Allahu âlem…
Bâkî selâm, kalbî muhabbet ile…