Kalbin Mevsimlerinde Deryada Gül Olmak

Yayınlama: 05.07.2026
Düzenleme: 06.07.2026 00:27
A+
A-
İnsan, ömrü boyunca birbirine zıt nice duygunun içinden geçerek olgunlaşan bir yolcudur. Kimi vakit gözyaşıyla arınır, kimi vakit tebessümüyle çoğalır; bazen hasretle bekler, bazen kavuşmanın huzurunu tadar. Ağlamak da, özlemek de, sevinmek de, kırılmak da yeniden ayağa kalkmak da insan ruhunun yaratılışına nakşedilmiş en tabiî hakikatlerdendir.
Hayatın bize sunduğu her duygu, ruhumuzun olgunlaşması için verilmiş ayrı bir derstir.
Bu yüzden ağlamak da, hüzünlenmek de, özlemek de, sevinmek de, neşelenmek de insan olmanın en tabii hakkıdır.
Bazı insanlar güçlü görünmek adına duygularını saklar. Gözyaşlarını içine akıtır, özlemlerini susturur, kalbinin yükünü kimseye belli etmez. Oysa bastırılan her duygu, zamanla ruhun karanlık köşelerinde birikir.
Boşaltılmayan bulutlar nasıl ki gün gelir fırtınaya dönüşürse, paylaşılmayan acılar da gün gelir insanın iç dünyasında kasırgalar koparır. Kalbin taşıyamadığı yük, ruhun huzurunu alır götürür.
Gözyaşı, zayıflık değildir, kalbin kendini temizleme biçimidir. Yağmurun toprağı yıkadığı gibi gözyaşı da ruhun pasını siler.
İnsan bazen bir secdede, bazen bir dua esnasında, bazen de gecenin sessizliğinde dökülen birkaç damla yaşla içindeki ağırlıkları bırakır. O yaşlar yalnızca gözden akmaz; kalbin derinliklerinden süzülür.
“Gözden akan yaş değil, gönülden taşan sırdır.” Ne güzel bir söz…
Kur’an-ı Kerim’de geçen ve birçoğumuzun sık sık müracaat ettiği İnşirah Suresi’nin 6. ayeti kerimesi “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Buyurarak Yaradanın tesellisini ve hayatın en büyük hakikatlerinden birini haber verir. Çünkü hiçbir kış sonsuza kadar sürmez. Hiçbir gece sabahı engelleyemez. Hiçbir hüzün de ebedî değildir. İnsan çoğu zaman yaşadığı acının içinde bunu göremez; fakat zaman geçtikçe anlar ki bazı yaralar onu yıkmak için değil, büyütmek için açılmıştır.
Bir tohum düşünelim. Toprağın karanlığına gömülmeden filizlenemez, kabuğu çatlamadan yeşeremez. İnsan ruhu da böyledir. Bazı kırılışlar vardır ki aslında yeni bir doğuşun başlangıcıdır. Bazı gözyaşları vardır ki insanı küçültmez; aksine onu daha merhametli, daha anlayışlı ve daha olgun hâle getirir.
Resûlullah Efendimiz’in (sav) “Müminin başına gelen yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü ve sıkıntıların her biri günahlarına kefaret olur.” hadisi, çekilen her acının manasız olmadığını öğretir. İnsan bazen neden yaşadığını anlayamadığı imtihanların hikmetini yıllar sonra fark eder. O günlerde kalbine ağır gelen yükler, aslında onu daha derin bir insan hâline getirmiştir.
Fakat hayat yalnızca hüzünden mi ibarettir. İnsanı olgunlaştıran şey sadece kış mıdır? O kışın ardından gelen bahardır da. Gözyaşı kadar, tebessüm de ruhu büyütür, ayrılık kadar, kavuşma da insanı zenginleştirir insanı ve yalnızca gece değil, güneş de kalbin eğitimcisidir.
Bazı insanlar acıyı kutsarken sevinmeyi ihmal eder. Oysa mutluluk da Allah’ın kuluna verdiği bir nimettir. Sevinmek, şükretmek ve güzelliği fark etmek de bir kulluk hâlidir. Gülmekten utanan, mutlu olmaktan çekinen bir kalp eksik yaşar.
Hemen bu noktada Hz. Ali’ye nispet edilen güzel bir sözü hatırlıyorum “Dün geçti, yarın meçhuldür; sana ait olan bugünündür.”
İnsan bazen geçmişin pişmanlıklarına, bazen geleceğin endişelerine öyle dalar ki içinde bulunduğu güzellikleri göremez. Oysa hayat, tam da şu andadır. Bir dostun tebessümünde, bir çocuğun kahkahasında, sabah güneşinin pencereden süzülüşünde, anne duasında, bir kuş sesinde, bir çiçeğin açışında saklıdır.
Ruhun gıdası neş’edir, kalbin nefesi mutluluktur. Ve şükür; öyle bir nimettir ki, her güzelliğin anahtarıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de: “Andolsun, eğer şükrederseniz size elbette nimetimi artırırım.”
büyütüyor Allâhu âlem İbrahim Suresi 7. Âyetinde.
Nitekim şükür eden insan yalnızca sahip olduklarını sayan kişi değil aynı zamanda hayatın her rengini kabul eden kişidir. Yağmuru da güneşi de, hüznü de sevinci de, Rabbinden gelen birer misafir olarak karşılayabilendir.
Zirâ insan kalbi, sanıldığından çok daha geniştir. O kalpte hem hasret yaşayabilir hem umut filizlenebilir. Hem acı saklanabilir hem sevgi büyüyebilir. Hem gözyaşı bulunabilir hem kahkaha yankılanabilir.
Aslı zâtında insan olmak biraz da budur zaten: Zıtlıkları aynı gönülde taşıyabilmek…
“Her şey zıddıyla kâimdir” düsturunca, derya olmak budur. Dalgaların coşkusundan ibaret değildir çünkü. İçinde fırtınalar da vardır, sessizlikler de. Derinliklerinde karanlıklar bulunduğu gibi ışıklar da vardır. İnsan ruhu da bir deryadır. Bazen kabarır, bazen durulur; bazen taşar, bazen içine çekilir. Fakat bütün hâlleriyle yine kendisidir.
Ve o deryada gül olmak…Tuzlu suların ortasında kokusunu kaybetmemek… Fırtınaların içinde rengini koruyabilmek… Acılardan geçerken güzelliğini yitirmemek… Hayatın sert rüzgârlarına rağmen zarafetini muhafaza edebilmek…
Asıl olgunluk, hiç ağlamamak değil, ağladıktan sonra yeniden gülümseyebilmektir.
Asıl güç, hiç kırılmamak değil, kırıldıktan sonra sevgiyi terk etmemektir.
Asıl zenginlik, hiç kaybetmemek değil, kaybettikten sonra şükredecek bir sebep bulabilmektir.
O halde ne acını ertele, ne sevincini…
Ne gözyaşını sakla, ne tebessümünü…
Yaşa.
Yaşanan her duygu, insan ruhunun ham cevherini işleyen ilâhî bir nakkaştır.
Zaman, sabır ve tecrübe; kalbi yoğurur, ruhu pişirir, insanı dönüştürür.
Bir gün geriye dönüp baktığında anlayacaksın:
Seni büyüten yalnızca güldüğün günler değildi. Ağladığın geceler de seni inşa ediyordu.
Ve seni güzelleştiren yalnızca baharlar değildi. Kışlar da içindeki baharı hazırlıyordu.
İnsan bazen en büyük dönüşümlerini kalabalıklardan sıyrılıp, kendi içine çekildiği sessizliklerde yaşar. Bilir ki ruhun bazı hakikatleri vardır, gürültüde duyulmaz. Hayatın telaşı arasında fark edilmeyen nice sır, gecenin sakinliğinde kalbin kapısını çalar. İnsan o anlarda kendisiyle karşılaşır; yıllardır kaçtığı sorularla yüzleşir, unuttuğunu sandığı duygularla yeniden tanışır. İşte olgunlaşma dediğimiz şey çoğu vakit böyle başlar. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibidir; fakat insanın iç âleminde koca bir mevsim dönüşmüştür.
Mevlânâ’nın şu sözü ne kadar manidardır:
“Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.”
Hakikaten de insanın en çok canı yanan yerler, bazen en çok aydınlandığı yerler olur. Çünkü kırılmak, her zaman eksilmek değildir. Bazen kırılan şey kibirdir, bazen dünya zannettiğimiz geçici heveslerdir. Kalp bazı yüklerden kurtulmadan hafifleyemez. Bazı perdeler kalkmadan hakikatin ışığı görünmez.
Bu yüzden yaşanan hiçbir duygu küçümsenmemelidir. Özlem de bir öğretmendir, sabır da. Beklemek de insanı eğitir, kavuşmak da. Kaybetmek de bir bilgi verir, bulmak da. Hayat, birbirinden farklı duyguların oluşturduğu büyük bir mekteptir. Her gün yeni bir ders açılır önümüze. Kimi zaman şükretmeyi öğreniriz, kimi zaman teslim olmayı, kimi zaman da yeniden başlamanın cesaretini.
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” diyor Rabbimiz.
İnsan ömrü ilerledikçe bu ayetin hikmetini daha iyi anlar. Bir zamanlar “neden” diye sorduğu birçok hadisenin cevabı yıllar sonra karşısına çıkar. Kapandığını sandığı kapıların başka güzelliklere açıldığını görür. Kayıp sandığı şeylerin bazen korunmak olduğunu fark eder. Böylece kalbinde güven büyür; her şeyi kontrol etmeye çalışmak yerine hikmete teslim olmayı öğrenir.
Ve belki de hayatın en büyük güzelliği budur: İnsanın hâlâ hissedebiliyor olması…
Bir çiçeğe bakınca içinin ferahlaması, bir dostun sesini duyunca gülümsemesi, bir duada adının geçmesiyle gözlerinin dolması, bir çocuğun kahkahasında umut bulması…
Bütün bunlar ruhun hâlâ canlı olduğunun işaretidir.
Çünkü taşlar ağlamaz.
Taşlar özlemez.
Taşlar sevinmez.
Bunlar yalnızca kalbi yaşayan insanlara verilmiş nimetlerdir. O hâlde kalbini koru.
Acıyla katılaştırma onu; kırgınlıklarla karartma ve ümitsizlikle kurutma.
Varsın bazen yağmur yağsın içine; yeter ki ardından umut filizlensin. Varsın gözlerin dolsun; yeter ki merhametin eksilmesin. Varsın hayat seni zaman zaman yorsun; yeter ki güzelliğe inanmayı bırakma.
Unutma ki, insanı ayakta tutan şey yalnızca nefes almak değildir.
İnsan, umut ettiği kadar yaşar, sevdiği kadar büyür, şükrettiği kadar zenginleşir.
Ve kalbini diri tuttuğu kadar insan kalır…
Bâkî selâm, kalbî muhabbetle…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.