Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte artık hepimiz bir etkileşim çılgınlığının içine sürüklendik..
Evde oturan tesettürlü kadınlardan plazalarda çalışanlara, yaşını başını almış amcalardan okula gitmeyen çocuklara kadar toplumun hemen her kesimi, bir şekilde görünür olmanın ve beğenilmenin peşine düştü..
Eskiden insanlar yaptıkları işlerle, ortaya koydukları eserlerle veya topluma kattıkları değerlerle tanınmak isterdi..
Şimdi ise çoğu kişi birkaç saniyelik bir video, sansasyonel bir paylaşım ya da dikkat çekici bir başlık sayesinde meşhur olmanın hayalini kuruyor..
Sosyal medya ilk ortaya çıktığında insanları birbirine bağlayan, bilgiye erişimi kolaylaştıran ve iletişimi hızlandıran önemli bir araç olarak görülüyordu.. Ancak zamanla araç olmaktan çıkıp amaç haline geldi..
Artık birçok insan için önemli olan ne yaptığı değil, yaptığı şeyin kaç beğeni aldığı oldu.. Bir düşüncenin doğruluğu, bir haberin gerçekliği ya da bir fikrin topluma katkısı ikinci plana itilirken, aldığı etkileşim birinci sıraya yerleşti..
Bir bakıyorsunuz, sözüm ona gazeteciler doğru haberin peşinde koşmak yerine eski adıyla Twitter’da yalan transfer bombalarıyla takipçi kasmaya çalışıyor.. Bir bakıyorsunuz, siyasetin “S”sinden anlamayan insanlar ekranlarda ve sosyal medyada uzman kesiliyor..
Birkaç video izleyen ekonomi profesörü oluyor, birkaç paylaşım yapan dış politika uzmanı kesiliyor, birkaç cümle kuran da toplumun kanaat önderi gibi davranıyor.. Bilginin yerini kanaat, araştırmanın yerini ezber ve emeğin yerini gösteriş almaya başlıyor..
Üstelik bu durum sadece sosyal medya fenomenleriyle de sınırlı değil.. Sıradan insanlar da aynı yarışın içinde kendilerine yer bulmaya çalışıyor..
Kimisi günlük hayatının her anını paylaşarak dikkat çekmeye çalışıyor, kimisi hiç yaşamadığı hayatları yaşamış gibi gösteriyor, kimisi de olmadığı biri gibi görünmeye çabalıyor.. Çünkü sistem sürekli olarak görünür olmayı ödüllendiriyor.. Görünen kazanıyor, görünmeyen ise unutuluyor..
Hepimizin derdi bir şekilde ünlü olmak ve kısa yoldan para kazanmak gibi görünüyor.. Kimse uzun yıllar emek vererek bir meslekte uzmanlaşmanın peşinde değil.. Sabırla çalışmak yerine kısa yoldan zengin olmanın formülleri aranıyor..
Bir video tutarsa, bir paylaşım viral olursa ya da bir içerik milyonlara ulaşırsa hayatın değişeceği düşünülüyor.. Oysa büyük başarıların çoğu hâlâ disiplinin, çalışmanın ve zamanın ürünü olmaya devam ediyor..
Bir de işin bilgi kirliliği boyutu var.. Sosyal medyada doğruluğundan emin olmadığımız bilgileri paylaşmak ne kadar doğru?
Bir haberi teyit etmeden yaymak, bir insan hakkında araştırmadan hüküm vermek ya da sadece hoşumuza gittiği için bir bilgiyi paylaşmak toplum olarak bize ne kazandırıyor?
Bir yalanın saniyeler içinde milyonlara ulaştığı bir çağda yaşıyoruz.. Doğrunun yetişmesi ise çoğu zaman günleri, hatta haftaları bulabiliyor..
Son yıllarda yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu tartışmalar daha da farklı bir boyut kazandı.. Bir yanda insanlara işlerinde yardımcı olan, üretkenliği artıran ve yeni fırsatlar sunan teknolojiler var..
Diğer yanda ise emeğin ve özgünlüğün ne olduğu konusunda soru işaretleri doğuran uygulamalar ortaya çıkıyor.. Yapay zekâya kitap yazdırıp kendisini yazar ilan edenler, şiir yazdırıp bunu kendi duygularıymış gibi sunanlar ya da birkaç komutla hazırlanan içerikleri yılların emeği gibi pazarlayanlar çoğalıyor..
Elbette teknolojiye karşı olmak çözüm değil.. Tarih boyunca her yeni teknoloji benzer tartışmaları beraberinde getirdi.. Ancak burada asıl mesele, teknolojiyi nasıl kullandığımızdır.. Yapay zekâ bir araç olarak kullanıldığında faydalı olabilir..
Fakat üretmeden üretmiş gibi görünmek, emek vermeden emek vermiş gibi davranmak ve insanları yanıltmak başka bir meseledir..
Bir de yapay zekâya eski türküleri seslendirip bundan gelir elde edenler var.. Belki bugün eğlenceli görünen bu uygulamalar yarın sanatın ve telif haklarının geleceği açısından çok daha büyük sorunlara dönüşebilir..
Bir sanatçının sesi, üslubu ve yıllarca oluşturduğu birikimi birkaç saniyede taklit edilebiliyorsa bunun sınırları nasıl çizilecek? Bu soruların cevabı henüz tam olarak verilmiş değil..
Teknolojinin hayatımızdaki etkisini günlük yaşamda da açıkça görüyoruz.. Herkesin elinden cep telefonu ya da tablet düşmüyor.. Kahvehanelerde, kafelerde, otobüs duraklarında, parklarda ve hatta aile sofralarında bile insanların önemli bir kısmı ekranlara gömülmüş durumda..
Aynı masada oturan insanlar birbirleriyle konuşmak yerine başkalarının hayatlarını izliyor.. Yanımızdakilerle kuramadığımız iletişimi kilometrelerce uzaktaki insanlarla kurmaya çalışıyoruz..
Daha da düşündürücü olan ise kitaplarla olan ilişkimizin giderek zayıflaması.. Kitap okumak sabır ister, dikkat ister ve emek ister.. Oysa sosyal medya bize saniyeler içinde yeni görüntüler, yeni sesler ve yeni içerikler sunuyor..
Sürekli akan içeriklerin arasında zihnimiz uzun metinlere odaklanmakta zorlanıyor.. Sonuç olarak bilgi derinleşmek yerine yüzeyselleşiyor..
Oysa bu teknolojileri üreten ülkelere baktığımızda farklı bir tablo görüyoruz.. Metrolarda, trenlerde ve toplu taşıma araçlarında insanların önemli bir kısmı kitap okuyor, gazete inceliyor ya da sessizce yolculuk ediyor..
Kimse uluorta reels videolarını son ses açıp çevresindekileri rahatsız etmiyor.. Çünkü teknoloji kullanımı kadar kamusal alan kültürü de önem taşıyor.. Başkalarının hakkına saygı göstermek gelişmişliğin önemli göstergelerinden biridir..
Bizde ise maalesef zaman zaman bunun tam tersini görebiliyoruz.. Metroda, otobüste, vapurda ya da bekleme salonlarında yüksek sesle video izleyenler, telefonla bağırarak konuşanlar ve çevresindekileri düşünmeyenler eksik olmuyor..
Oysa kulaklık takmak bu kadar zor olmamalı.. Birkaç saniyelik rahatlığımız uğruna onlarca insanın huzurunu bozmanın kimseye faydası yok..
Belki de bütün bu tabloyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün.. Teknoloji ilerledikçe hayatımız kolaylaşıyor olabilir, ancak insan olarak kendimizi geliştirmeyi ihmal edersek bu kolaylıkların hiçbir anlamı kalmaz..
Daha çok görünmek için daha az düşünmeye, daha çok paylaşmak için daha az araştırmaya ve daha çok tüketmek için daha az üretmeye başladığımızda asıl kaybeden yine biz oluruz..
Bu yüzden bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.. Sosyal medya gerçekten hayatımızı zenginleştiren bir araç mı, yoksa bizi sürekli daha fazla etkileşim peşinde koşturan görünmez bir yarışın içine mi sürüklüyor?
Teknolojiyi biz mi kullanıyoruz, yoksa teknoloji ve etkileşim hırsı mı bizi kullanıyor?