Biraz da kendime yorgunum

Yayınlama: 26.05.2026
Düzenleme: 26.05.2026 09:50
A+
A-

Bazı sevgileri terk edemez insan.
Ailesini mesela… Ne yaşanırsa yaşansın, içinde onlara ait bir yer hep kalır. Kırgınlık olur, sessizlik olur, uzaklık girer araya; yine de insan bir gece ansızın annesini düşünür. Kardeşlerini düşünür. Çocuklarını düşünür. Çünkü bazı bağlar zamanla çözülmez; insanın içine kök salar.

Hayatın en güçlü taraflarından biri sevgiyse, en yorucu taraflarından biri de insanın kendisiyle verdiği mücadeledir.

Çoğu insan bunu yüksek sesle söylemez. “Yoruldum,” der belki, “Biraz kafam dolu,” der. Ama asıl cümleyi içinde taşır.

“Ben kendimden yoruldum.”

İnsan bazen dışarıdaki hiçbir şeyden değil, kendi zihninden tükenir. Sürekli düşünen tarafı yorar onu. Her şeyi aynı anda düzeltmeye çalışan yanı… Güçlü görünmekten vazgeçemeyen tarafı… Herkese yetişmeye çalışırken kendi içine geç kalan hâli…

Bazı insanlar sessizce yorulur. Kimse fark etmez.

Gülümsemeye devam ederler çünkü. Günlük hayatlarını sürdürürler. Çalışırlar, konuşurlar, birilerine iyi gelmeye uğraşırlar. Fakat içlerinde hiç dinmeyen bir uğultu vardır. Gece olunca daha çok duyulur o ses. Kalabalık dağıldığında, telefon sustuğunda, insan kendi içine dönünce…

İşte en zor anlar o vakit başlar.

Çünkü insan başkasından kaçabilir; bir şehri terk eder, bir evi kapatır, bir hikâyeyi yarım bırakır. Ama kendinden nereye gidebilir? Hangi kapının ardında kendi zihnini susturabilir?

Kimi yorgunlukların sebebi yaşanan şeyler değildir aslında. Olmasından korkulan şeylerdir.

Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller bile insanın omuzlarını ağırlaştırır. Ya kırılırsam… Ya kaybedersem… Ya yetemezsem… İnsan bazen geleceğin korkusunu bugünün içine taşıyarak yaşar. Sonra fark etmeden hayatı hissetmeyi bırakır. Yaşamaktan çok tetikte durmaya başlar.

Tam da bu yüzden her şeyi kontrol etmeye yönelir.

Her detayı düşünür, her ihtimali hesaplar. Kimse kırmasın ister onu. Hayat dağılıp elinden kaymasın ister. Oysa insan çoğu zaman en çok, sımsıkı tutmaya çalıştığı yerde yorulur.

Bir kuşu avuç içinde fazla sıkarsan ölür. Toprağı sürekli eşelersen çiçek büyümez. Ruh da böyledir. Sürekli baskıyla daralır.

Hayatı kontrol etmek isteyen insanın kalbi zamanla dinlenmeyi unutuyor. Sürekli diken üstünde yaşayan biri huzuru tanıyamıyor. Nitekim kaygı, görünmeyen bir yorgunluk bırakıyor insanın içine. Bedeni ayakta kalsa bile ruhu ağırlaşıyor.

Ne kadar derin bir sözdür:

“Kaygı, yarının yükünü hafifletmez; bugünün gücünü tüketir.”

Gerçekten de insanın en büyük tükenişlerinden biri, henüz yaşanmamış acıları bugünden taşımaktır.

Hâlbuki hayatın akışı insanın planlarından daha geniştir. İnsan bunu çoğu zaman geç anlıyor. Her şeyi kendi gücüyle taşımaya çalışırken yoruluyor çünkü. Her kırılışı kişisel bir yenilgi sanıyor. Her gecikmeyi son zannediyor.

Oysa bazı şeyler zaman ister. İnsanın olgunlaşması gibi… Kalbin sakinleşmesi, yaraların kabuk bağlaması gibi…

İnşirah Suresi’nde geçen “Şüphesiz ki her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” ayetini, gençken teselli gibi duyuyor insan. Yaş aldıkça başka türlü anlıyor. Çünkü kolaylık her zaman acının hemen ardından gelmiyor. Önce dayanmak gerekiyor. Önce insanın kendi karanlığından geçmesi gerekiyor.

En büyük dönüşümler sessiz yaşanıyor zaten.

Bir gün insan aynaya bakıyor ve yüzünden çok ruhunu görüyor. Kendine ne kadar sert davrandığını fark ediyor. Her hatasında kendini yargıladığını… Yorulduğunda bile dinlenmeye izin vermediğini… Sürekli güçlü kalmaya çalıştığını…

Ve ilk kez şunu düşünüyor:

“Ben kendime neden bu kadar acımasızım?”

İşte insanın içindeki düğüm tam orada çözülmeye başlıyor. Zira insan kendine merhamet göstermeyi öğrendiğinde değişiyor bazı şeyler. Kusurlarını inkâr etmeden yaşamayı öğreniyor. Kırılmış taraflarını saklamadan ayakta kalmayı… Her şeyi mükemmel yapmak zorunda olmadığını…

Bir yerde okumuştum, şöyle diyordu: “İnsanın kendine katlanabilmesi, huzurun başlangıcıdır.”

Ne kadar sade ve ne kadar gerçek…

İnsan önce kendi içinde barışmalı. Çünkü kendi içinden sürekli yara alan bir ruhun dışarıda huzur bulması kolay değil. İnsan bazen başkalarının sözlerinden çok, kendi iç sesiyle inciniyor.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’nin “Kuvvetli kimse güreşte rakibini yenen değildir; öfke anında nefsine hâkim olandır.” hadisi çok net ifade ediyor.

İnsanın en büyük savaşı dışarıyla değil aslında. İçindeki taşkınlıkla… Korkuyla… Öfkeyle… Umutsuzlukla…

Fakat insan sandığından daha güçlü bir varlık.

Kırılıyor ama yeniden toparlanıyor. Yoruluyor ama yine yürümeye devam ediyor. Kayboluyor ama bir gün kendi yolunu yeniden buluyor.

Öyle ki insanın içinde kolay kolay sönmeyen bir taraf var. En karanlık zamanlarda bile küçücük bir ışık kalıyor içinde. Bazen bir dua büyütüyor o ışığı. Bazen içten bir sarılış. Bazen sabah vakti camdan içeri giren güneş.

Ve insan yavaş yavaş şunu öğreniyor:

Hayat her zaman kontrol ederek yaşanmaz. Bazı şeyleri akışına bırakmak gerekir. Bu vazgeçmek değildir. Umursamamak hiç değildir. İnsan, elinden geleni yaptıktan sonra kalbini sonsuz bir korkunun içinde boğmamayı öğrenir yalnızca.

Kur’an-ı Kerim’de “Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.” (Talâk Suresi, 3. ayet)

Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Çabalamaya devam ederken ruhunu kaygının eline teslim etmemektir. Çünkü insan her şeyi aynı anda taşıyamıyor. Bazı yükleri bırakmayı bilmek gerekiyor.

Ne tuhaf… İnsan bazen bırakınca hafifliyor.

Bir sabah daha sakin uyanıyor mesela. Aynı ev, aynı hayat, aynı insanlar… Fakat içindeki ağırlık biraz eksilmiş oluyor. Çayın buharı daha sıcak geliyor. Gökyüzü daha geniş görünüyor. Çünkü insanın içi ferahladığında dünya da değişmiş gibi oluyor.

İşte o an insan yeniden kendine yaklaşmaya başlıyor. Kendinden bıkmış hâliyle kavga etmeyi bırakıyor önce. Geçmişini inkâr etmiyor. Yaralarını küçümsemiyor. Yorulmuş olmasını zayıflık saymıyor. Bazı insanlar çok savaştıkları için yoruluyor. Ve bazı kalpler, en çok sessiz kaldıkları yerden kanıyor.

İnsan bunu anladığında başkalarına da başka türlü bakmaya başlıyor. Kimsenin görünmeyen yükünü küçümsemiyor artık. Her gülüşün altında huzur olmadığını biliyor. Bazı insanların ayakta kalabilmek için bile büyük mücadele verdiğini hissediyor.

Olgunluk biraz da budur belki: yargılamadan anlayabilmek.

Hayat kusursuz bir yol sunmuyor kimseye. Bazı hayaller yarım kalıyor. Bazı insanlar gidiyor. Bazı dualar uzun süre cevapsız gibi duruyor. Fakat insan bütün bunların içinden yine de yaşamayı öğreniyor.

Eksik eksik… Yavaş yavaş… Ama sahici bir şekilde…

Ve günün sonunda anlıyor ki insan; hayat, her detayı kontrol ettiğimizde değil, bazen akışına güvenebildiğimizde genişliyor. Kendimize inandığımızda görünmeye başlıyor yollar. Ruhumuz hafifledikçe geleceğimiz de aydınlanıyor. Henüz gelmemiş fırtınaların altında kalarak yoruyor en çok ruhunu.

Nitekim insanın gerçek huzuru, her şeyi çözmesinde değil; kendi içindeki savaşı biraz olsun susturabilmesinde saklı.

Bâkî selâm, kalbî muhabbet ile…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.