Bazen durup kendime soruyorum: Gençlerden gerçekten ne bekliyoruz?
Çocukluklarından itibaren aynı cümleleri kuruyoruz: Oku, çalış, dürüst ol, kendini geliştir, bir meslek sahibi ol… Bu sözlerin her biri kendi içinde kıymetli elbette. İnsanın gayretini, disiplinini ve sorumluluğunu besleyen bir tarafı var. Fakat bir çocuğa yıllarca çalışmanın karşılığını alacağı öğretilirken, büyüdüğünde karşısına nasıl bir hayat çıkacağını da düşünmek gerekiyor.
Zira bir nesle sürekli “çalışırsan başarırsın” denildiğinde, o neslin önüne başarının karşılığını görebileceği bir hayat da koymak gerekir.
Bugün üniversite tercih ve kayıt dönemindeyiz. Evlerin içinde aynı anda hem sevinç hem hesap var. Bir genç yıllarca çalışmış, sınavlara hazırlanmış, hayalini kurduğu bölüme ulaşmak için emek vermiş. Sonuç geldiğinde ailece seviniyorlar. Ardından başka sorular başlıyor: Hangi şehir? Hangi üniversite? Nerede kalacak? Yurt bulunabilecek mi? Ulaşım nasıl sağlanacak? Yemek, kitap, kırtasiye, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar nasıl karşılanacak?
Eskiden üniversite kapısından içeri girmek büyük bir eşik sayılırdı. Şimdi o kapıya ulaşmakla birlikte, içeride kalabilmenin ve eğitimi sürdürebilmenin hesabı yapılıyor. Bir başarı hikâyesinin hemen arkasından geçim hesabının gelmesi, gençliğin ruh dünyasında görünmeyen bir ağırlık oluşturuyor.
Gençler sınavların yükü ile cebelleşirken diğer taraftan hayatın giderek ağırlaşan maliyetini de taşıyor omuzlarında. Diplomanın ardından nasıl bir iş bulacaklarını, buldukları işin hayat kurmaya yetip yetmeyeceğini, yıllarca eğitim gördükten sonra kendi alanlarında çalışıp çalışamayacaklarını düşünüyorlar. Bir evin kirası, bir aracın maliyeti, temel ihtiyaçların sürekli değişen fiyatları, bağımsız bir hayat kurmanın güçleşmesi…
Bütün bunlar daha hayatın başındaki bir zihne “Yarın ne olacak?” sorusunu yerleştiriyor.
İnsanın gençlik yılları, normal şartlarda hayallerinin en geniş olduğu dönemdir. Dünyaya bakarken ufku geniştir. Bir meslek edinmek, sevdiği işi yapmak, kendi evine çıkmak, bir aile kurmak, seyahat etmek, üretmek, toplumda kendine bir yer açmak ister. Hayatın önünde uzun bir yol vardır ve insan o yolun üzerinde nice ihtimalin kendisini beklediğine inanır. Fakat gelecek duygusu zayıfladığında hayaller de yavaş yavaş küçülmeye başlıyor.
Genç, önce büyük hedeflerinden vazgeçiyor. Sonra istediği meslekten. Ardından yaşamak istediği şehirden. Bir süre sonra yalnızca “Bir işim olsun” demeye başlıyor. Daha sonra o işin kendi alanıyla ilgili olup olmadığı bile önemini kaybedebiliyor. Bu, yalnızca ekonomik bir mesele olarak okunamaz, aynı zamanda insanın kendisine ve yarına dair kurduğu bağın zedelenmesidir.
Çalışmanın anlamı, emek vermenin değeri ve başarının karşılığı konusunda bir kuşku oluştuğunda insanın içindeki mücadele duygusu da yara alır. Bir genç yıllarca ders çalışıyor, sınavlara hazırlanıyor, üniversite bitiriyor, yabancı dil öğreniyor, çeşitli eğitimlere katılıyor, kendisini geliştirmeye çalışıyor. Sonra bütün bunların karşılığında uzun bir belirsizlik dönemiyle karşılaşabiliyor.
İşte burada gençleri yalnızca daha fazla çalışmaya çağırmak yetersiz kalıyor. “Daha çok çalış.” “Daha çok oku” “Daha fazla kendini geliştir”
Bu cümlelerin hepsi söylenebilir. Bir noktadan sonra şu soruyu sormaya başlıyor: “Peki bütün bunların karşılığında nasıl bir hayat var?” Bu sorunun cevabını yalnızca gence bırakmak, toplumsal sorumluluğun önemli bir kısmını görmezden gelmek olur.
Başarıyı sadece bireysel gayret üzerinden okumak kolaydır. Oysa insan, içinde yaşadığı şartlardan bağımsız bir varlık değildir. Eğitim sistemi, ekonomik yapı, istihdam imkânları, barınma koşulları, sosyal adalet duygusu ve liyakat anlayışı; gençlerin geleceğe bakışını doğrudan etkiler.
Bir gence yıllarca emek vermesini söyleyip sonra o emeğin karşılığını alabileceği alanları daraltırsak, bir süre sonra sorun yalnızca işsizlik rakamlarından çıkar umutlarda görünür olur. Ve umut, bir toplumun en sessiz sermayesidir.
Bir gencin geleceğe dair inancı sarsıldığında bunu yalnızca yüzündeki yorgunlukta görmeyiz. Hayallerinin dilinden de anlayabiliriz. Daha az risk alır. Daha az hayal kurar. Kendini korumaya daha fazla odaklanır. “İstediğim şeyi yapabilir miyim?” sorusunun yerini “Bunu karşılayabilir miyim?” sorusu alır. Ve en nihayet hayatın başında olması gereken heyecan, yerini hesaplara bırakır.
Aileler de bu yükün dışında kalmıyor. Mesela bir anne çocuğunun üniversiteyi kazanmasını isterken aynı zamanda onun güvenli bir yurtta kalmasını, aç kalmamasını, ulaşım sıkıntısı çekmemesini, eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmamasını düşünüyor. Bir baba, çocuğunun geleceğini kurabilmesi için yıllardır yaptığı hesapların artık yetip yetmeyeceğini düşünüyor.
Üniversite sonucunun açıklandığı gün eskiden daha çok “Hangi bölümü kazandın?” sorusu sorulurken bugün bu sorunun yanına başka sorular da ekleniyor: “Orada nasıl yaşayacağız?” “Yurt çıkar mı?” “Masrafları nasıl karşılarız?” “Mezun olunca ne olacak?” Başarı haberinin içine bu kadar fazla kaygının sığması, üzerinde düşünmemiz gereken bir tablo.
Gençlerden yalnızca sonuç bekliyoruz. Onların hangi koşullarda yetiştiğini, hangi kaygılarla sınava girdiğini, hangi ekonomik şartlarda eğitim gördüğünü, ailelerinin ne kadar yük taşıdığını yeterince konuşmuyoruz. Hâlbuki her başarı belgesinin arkasında görünmeyen bir mücadele vardır.
Bir öğrencinin sabah erken saatlerde kalkıp ders çalışması, gece yarısına kadar sınavlara hazırlanması, istediği üniversiteye girebilmek için yıllarca emek vermesi kadar; o masanın kurulabilmesi, kitabın alınabilmesi, internetin ödenebilmesi, öğrencinin karnının doyurulabilmesi de hayatın bir parçasıdır.
Bu yüzden gençlere bakarken yalnızca sınav sonuçlarına bakmamak gerekiyor. Onların ruhuna da bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Bir toplum gençlerine ne kadar güven veriyorsa, gençler de geleceğe o kadar cesaretle yürür. Geleceğe dair belirsizlik tamamen ortadan kalkmaz; hiçbir çağ insanlara kesin bir yarın vaat etmemiştir. Fakat insan, belirsizliğin içinde bile adil bir düzenin varlığına inanıyorsa yürümeye devam eder. Asıl ihtiyaç duyulan şey belki de tam burada ortaya çıkıyor: Güven veren bir zemin…
İnsan düşebileceğini bilse bile ayağının altında sağlam bir zemin olduğunu hissettiğinde yürür. Bir genç de hayatın her zaman istediği gibi gitmeyeceğini bilir. Başarısızlık yaşayabilir, iş değiştirebilir, yeniden başlayabilir, başka bir yol seçebilir. Fakat bütün bunların mümkün olabilmesi için emeğin değer gördüğüne, liyakatin karşılık bulduğuna, çalışmanın insanı bir yere taşıyabileceğine dair inancının korunması gerekir.
Aksi hâlde genç, geleceği inşa etmek yerine geleceğin getireceği zararı hesaplamaya başlar. Ne yazık ki bu çok daha derin bir kayıptır.
Zira bir ülkenin gençleri yalnızca iş gücü değildir. Onlar o ülkenin yarınki bilim insanları, öğretmenleri, sanatçıları, mühendisleri, doktorları, yazarları, girişimcileri, yöneticileri ve anne babalarıdır. Onların bugün taşıdığı kaygı, yarının toplumsal ruhuna dönüşür.
Bugün bir gencin “Ben burada nasıl bir hayat kuracağım?” sorusu, aslında hepimize yöneltilmiş bir sorudur. Gençlerin yurt dışına gitme arzusunu, başka ülkelerde hayat kurma isteğini ya da kendi ülkesinde gelecek görememe duygusunu yalnızca bireysel tercihler üzerinden okumak da meseleyi eksik bırakır. İnsan kendisini değerli, güvende ve geleceğe ait hissettiği yerde kök salmak ister. Kök salmak için yalnızca toprak yetmez; insanın köklerini besleyecek bir iklime ihtiyacı vardır.
Bu nedenle gençlere sürekli “Ülkenize sahip çıkın, burada kalın, daha çok çalışın” demeden önce onlara burada yaşanabilir bir gelecek sunmanın yollarını konuşmalıyız. Gençlerden fedakârlık beklemek kolaydır; onların fedakârlıklarının karşılığında ne bulacağını düşünmek daha zor, daha ciddi ve daha vicdanlı bir meseledir.
Bir ülkenin geleceği yalnızca ekonomik büyüklüklerle ölçülmez. O ülkenin gençlerinin yarına bakarken gözlerinde ne taşıdığı da bir ölçüdür.
Bir genç geleceğini anlatırken heyecan duyuyorsa orada hâlâ güçlü bir umut vardır. Sürekli kaygıdan, geçim sıkıntısından, iş bulamamaktan, torpilden, barınma sorunundan ve geleceksizlikten söz ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken daha derin bir mesele var demektir.
Bugün üniversite tercih sonuçlarını bekleyen gençlerin bir kısmı hayatlarının en güzel yıllarına adım atıyor. Onlara yalnızca bir bölüm, bir kampüs, bir diploma vermek yetmez. Daha ziyade hayal kurabilecekleri bir alan bırakmak gerekir. Üretebilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri, emeklerinin karşılığını görebilecekleri, kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir hayat ihtimali sunmak gerekir.
Çocuklara başarıyı öğretirken, topluma da başarının karşılığını koruma sorumluluğunu hatırlatmak gerekiyor.
Bir gence “Çalışırsan başarırsın” demek güzel bir cümledir tabii ki. Fakat o cümlenin arkasında sağlam bir hayat düzeni yoksa zamanla içi boşalır. Daha anlamlı olan, gence şunu hissettirebilmektir: “Çalış, öğren, üret, gayret et; emeğinin karşılık bulabileceği bir hayatı birlikte kuracağız.” Belki bugün en çok ihtiyacımız olan cümle budur.
Gençlerden umudunu kaybetmemelerini istiyorsak, önce umudu taşıyabilecekleri bir zemin hazırlamalıyız. Onlara yalnızca gelecekten söz etmek yetmez; geleceğin kurulabilir olduğunu da göstermek gerekir. Nitekim insan, önünü görebildiği, bir toplum da gençlerine güven verebildiği ölçüde geleceğe yürür.
Bugün üniversite kapısında bekleyen her gencin elinde yalnızca bir sınav sonucu yok. Bir hayal, bir emek, bir aile duası ve yılların biriktirdiği beklenti var. O hayallerin yükünü gençlerin omuzlarına bırakıp kenara çekilemeyiz.
Onların geleceği, yalnızca kendi meseleleri değildir. Yarına güvenle bakabilmeleri, aslında hepimizin yarına dair taşıdığı umudun en sahici göstergesidir.
Ve belki de şimdi kendimize yeniden sormamız gereken soru şudur:
Gençlerden nasıl bir gelecek beklediğimizden önce, onlara nasıl bir gelecek bırakıyoruz?
Bâkî selâm kalbî muhabbetle…