“Kendi ruhuna yabancı kalan, dünyanın en uzak diyarlarını gezse de aradığını bulamaz. Her yolculuğun başlangıcı, insanın kendi içine attığı ilk adımdır.”
Meral YAĞMUR..
Bu cümle, ilk bakışta sade bir nasihat gibi görünür. Hâlbuki insan ömrünün en çetin yolculuklarından birini özetleyen derin bir hakikati içinde taşır. Günümüz insanı her şeyi işitiyor; sokakların gürültüsünü, ekranların çağrısını, dünyanın bitmek tükenmek bilmeyen uğultusunu duyuyor.
Ne var ki kendi kalbinden yükselen sesi işitmekte zorlanıyor. Dışarıya açılan pencereler çoğaldıkça içeriye açılan kapılar kapanıyor. Ruhun derinliklerinden gelen o ince sada, kalabalıkların arasında kaybolup gidiyor.
İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren öğrenmeye başlar. Önce annesinin sesini tanır, ardından yüzleri, yolları, şehirleri, insanları…
Ömür ilerledikçe bilgi çoğalır; lakin her öğreniş insanı kendisine yaklaştırmaz. Nice kimseler vardır ki kütüphaneler dolusu malumata sahip olduğu hâlde ruhunun hangi iklimde yaşadığını bilmez. Nice gönüller de vardır ki birkaç kelimeyle koca bir hayatın hikmetini kavrayıverir.
Hakikat yolculuğunun ilk menzili dış dünya değil, insanın kendi iç âlemidir. Kendi içine bakamayan göz, ufukları seyretse ne çıkar? Gönül aynası tozlanmışsa en parlak manzaralar bile bulanık görünür.
Bu sebeple irfan ehli, insanın önce kendi kalbinin kapısını çalmasını tavsiye etmiştir. Zira içeride keşfedilmeyi bekleyen koca bir âlem saklıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri olsun?” (Hac, 46) ayetinde akıldan evvel kalbe işaret edilir. Demek ki insan yalnızca düşünen bir varlık değildir; hisseden, sezen, idrak eden ve mana arayan bir misafirdir. Kalp uyandığında göz başka görür, kulak başka işitir, insan başka hisseder.
Günümüz insanının en büyük mahrumiyetlerinden biri sessizliktir. Her köşede bir ses, her ekranda yeni bir çağrı, her gün yeni bir telaş… Zihinler kalabalık, ruhlar yorgun. Böyle bir hengâmede gönlün ince sedasını fark etmek kolay olmaz.
Oysa hakikat yüksek sesle konuşmaz. Bir çiçeğin açışı gibi sessizdir. Bir damla yağmurun toprağa düşüşü kadar zariftir. Onu duyabilmek için insanın biraz yavaşlaması gerekir.
Eskiler, “Sükût hikmetin kapısıdır” derdi. Bu sözün içinde derin bir sır gizlidir.
Sürekli konuşan insan kendisini dinleyemez. Sürekli koşan insan nereye vardığını fark edemez. Sürekli tüketen ruh da sahip olduğu nimetlerin kıymetini hissedemez.
İç dünyasına yönelen kişi zamanla şunu fark eder: Asıl mücadele dışarıdaki insanlarla değil, içerideki arzularladır. Nefis bazen alkış ister, bazen üstün görünmek ister, bazen de sahip olduklarıyla övünmeye meyleder. Kalp ise tevazuya çağırır. Nefis acele eder, kalp sabrı fısıldar. Nefis dünyayı büyütür, kalp ebediyeti hatırlatır.
İnsan hayatı boyunca bu iki davetin arasında yürür.
Peygamber Efendimiz’in şu mübarek sözü ne kadar mânidardır: “Müminin ferasetinden sakının. Zira o Allah’ın nuru ile bakar.”
Kalp saflaştıkça bakış derinleşir. Aynı olaya bakan iki insanın farklı neticelere ulaşmasının sırrı da burada gizlidir. Birisi yalnızca görüneni görür; diğeri görünmeyeni sezer. Birisi kabuğa takılır; öteki özdeki hikmeti kavrar.
Kalp, işlenmeyi bekleyen bir bahçeye benzer. Bahçıvan ilgilenmezse dikenler çoğalır. Toprak ihmal edilirse yabani otlar etrafı sarar. Gönül de böyledir. Kin, haset, kibir ve tamah; bakımsız bırakılan kalbin dikenleri gibidir. Merhamet, şükür, ihlas ve muhabbet ise o bahçenin gülleridir.
İnsan çoğu zaman kalbini en derin yerinden sarsan şeyleri büyük hadiselerde değil, gündelik hayatın içindeki ince çatlaklarda fark eder.
Bazen sıradan bir sözün ucunda açılan mana kapısı, bazen kısa bir suskunluğun içinde beliren ağırlık, ruhun uzun zamandır ertelediği hakikati önüne getirir.
O ana kadar ötelenmiş her şey, sessiz bir ısrarla kendini hatırlatır; yarım kalmış niyetler, içe gömülmüş sorgular ve adlandırılmamış duygular bir araya gelerek insanın iç dünyasında derin bir yüzleşme başlatır.
İhmal edilen her iç çağrı zamanla görünmez bir yorgunluğa dönüşür; dışarıdan sakinlik gibi algılanan hâllerin ardında, içten içe bir eksilme hissi büyür.
İnsan çoğu vakit bu eksilmeyi dış dünyanın kalabalığıyla örtmeye çalışır; oysa kalabalık, sessizliği ortadan kaldırmaz, yalnızca erteler. Ertelenen her hakikat ise bir gün daha keskin, daha belirgin ve daha sarsıcı bir biçimde geri döner.
Böylece insan, kendi iç dünyasında yürüdüğü yolun aslında düz bir ilerleyişten ibaret olmadığını anlar; her dönüş, her duraklama ve her içe bakış, onu kendisine yeniden yaklaştıran ayrı bir idrak kapısıdır.
Zira ruh, kendisinden uzaklaştığını sandığı her anda bile aslında kendisini aramaya devam eder.
Her insan içinde neyi büyütüyorsa hayatına onun kokusu siner.
Şükürle yaşayanın yüzünde huzur belirir. Merhamet taşıyanın bakışında letafet görünür. Affetmeyi öğrenen kimsenin yükü hafifler. Gönlünü Rabbine açan kulun iç âlemine ise emniyet yerleşir.
İnsan, kimi vakit her şeyi yapmasına rağmen içindeki ağırlığın hafiflemediğini hisseder. Çabalar artar, yollar çoğalır, kapılar açılır; lakin gönül yine de bir sükûnet arar. Sanki görünmeyen bir eksik, bütün tamamlanmışlıkların ortasında sessizce durur.
İşte böyle anlarda kul, elinde olanı da elinden çıkarmadan bir teslimiyet ihtiyacını sezer. Ne tamamen bırakmak ne de bütünüyle yüklenmek… İkisinin arasında, kalbi yerli yerine koyan ince bir hâl…
Tevekkül dediğimiz hakikat tam da burada kendini gösterir. Kul, gayretini ortaya koyar, sebeplere sarılır; ardından neticeyi kendi dar çerçevesinden çıkarıp ilahî takdire bırakır. Böylece insan, kontrol etme arzusunun daraltıcı yükünden sıyrılır; iç dünyasında daha geniş bir nefes alanı açılır, ruhun omzundaki ağır yükler hafiflemeye başlar.. Ve nihayet o gayretin ardından kalb huzura teslim olur.
Hâsılı; “Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.” (Talâk, 3) ayetinin muhatabı olan tek varlık insandır.
Hayatın her safhasında insanın karşısına imtihanlar çıkar. Kimi vakit bir hastalık, kimi vakit bir ayrılık, kimi vakit de beklenmedik bir kayıp… İlk bakışta zorluk gibi görünen nice hadise, gönlün olgunlaşmasına vesile olur.
Toprak altındaki çekirdek karanlığı yaşamasaydı ağaç olamazdı. İnci, denizin derinliklerinde sabırla olgunlaşmasaydı kıymet kazanamazdı. İnsanın ruhu da çileyle incelir, tecrübeyle derinleşir.
Bu noktada önemli olan başa gelen hadiselerin büyüklüğü değil, insanın onlara hangi gözle baktığıdır.
Gönlü hikmete açık olanlar her olayda bir ders bulur. Her ayrılıkta bir kavuşmanın işaretini görür. Her sonun yeni bir başlangıca kapı araladığını hisseder. Böyle bir bakış insana kuvvet verir. Ümit, kalbin kandili hâline gelir.
Zirâ ümit… İnsanı ayakta tutan en kıymetli sermayelerden biridir. Gece ne kadar uzarsa uzasın sabahın geleceğini bilmek gibi… Kış ne kadar sert geçerse geçsin baharın toprağın altında hazırlandığını hissetmek gibi…
Mümin, umudunu şartlardan değil Rabbinden alır.
İşte bu sebeple kalbin sesi karanlığa teslim olmaz. Fırtınaların arasında dahi yönünü kaybetmez. Yol uzasa da yürümeye devam eder. Kapılar kapanınca yeni kapıların açılacağını bilir. Her gecenin bağrında bir fecir saklıdır.
İnsan kendi kalbine inmeyi öğrendiğinde hayatın anlamı da değişir. Ağaçlar yalnızca ağaç olmaktan çıkar; kudretin sessiz şahitlerine dönüşür.
Yağmur yalnızca su mudur? Rahmetin yeryüzüne düşen müjdesi, merhametin tecellisidir. Toprağa düşen her damla, kurumuş gönüllere gizli bir hatırlatıcıdır.
Kimi vakit göklerden inen bu sessiz haber, insanın içindeki susuzluğu da uyandırır.
Kalbin uyandığı yerde eşya yeniden anlam bulur. Bir çocuğun tebessümü, yaşlı bir insanın duası, dost meclisindeki samimi bir kelam bambaşka bir kıymet kazanır.
Ömrün sonunda insanın yanında taşıyacağı servet ne biriktirdiği mallar olacaktır ne de kazandığı unvanlar.
Geride kalanlar arasında en kıymetlisi, gönlünde büyüttüğü güzelliklerdir.
Samimiyetle yapılan bir iyilik, kırık bir kalbi onaran bir söz, kimse görmezken dökülen bir gözyaşı, sessizce edilen bir dua…
Asıl hazine bunlardır.
Öyleyse insan, vakit vakit dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp kendi gönlüne misafir olmalı, kalbin kapısını çalmalı, vicdanın sesini dinlemeli, ruhunun susuzluğunu fark etmelidir. Zira kendisine yaklaşan, Rabbine yaklaşır. Rabbine yaklaşan ise hayatın her sayfasında ayrı bir hikmet okumaya başlar.
Gönül uyanınca yol aydınlanır.
Yol aydınlanınca insan kendisini tanır.
Kendini tanıyan kul da bilir ki hakikate giden en kısa yol, kalpten geçer.
Bâkî selâm, kalbî muhabbet ile…