Her göç, bir şehirden ayrılmak anlamına gelmez.
Kişi, evini değiştirmeden de uzaklara düşebilir. Aynı sokaklarda yürür, aynı aynaya bakar, aynı isimle çağrılır; fakat içinde tanıdığı o kişiye artık rastlayamaz. En ağır yolculuk da budur: Kendi özünden uzaklaşmak.
İhanet denildiğinde akla ilk gelen, iki insan arasındaki güvenin sarsılmasıdır. Oysa güven kırılmadan önce daha derin bir bağ çözülür; insanın hakikatle kurduğu bağ…
Her yanlış, vicdanda küçük bir çatlak açar. Dışarıdan bakıldığında hayat aynı akışını sürdürür; konuşmalar devam eder, yüzler gülümser, ilişkiler yerli yerinde görünür. Ruh ise sessizce ağırlaşmaya başlar.
Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati çarpıcı bir ifadeyle şöyle buyurur:
“Onlar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Oysa bununla yalnızca kendilerini aldatırlar; fakat farkına varmazlar.” (Bakara, 2/9)
En büyük yanılgı, hesabın yalnızca başkalarıyla görüldüğünü sanmaktır. Söylenen her yalan, tutulmayan her söz ve emanet edilen her güven önce karaktere dokunur. Kırılan sadece karşıdaki kalp olmaz; doğruluk da her darbede biraz daha aşınır.
İhanet, tek bir davranışın adı değildir. İç dünyada başlayan çözülmenin dışarıya yansıyan hâlidir. Mesele sadakatin sarsılmasından çok daha geniştir. Hakikatten uzaklaşan kişi, zamanla kendi varlığının merkezini de kaybetmeye meyleder.
Nurettin Topçu, ahlakı insanın kendi varlığına karşı taşıdığı sorumluluk olarak tanımlar ve bu sorumluluğun en büyük zaferinin insanın kendi nefsi üzerinde kazandığı hâkimiyet olduğunu söyler. Bu bakış, vicdanın başkalarına verilen sözün bekçiliğiyle sınırlı olmadığını; insanın özüne, inancına ve hakikate karşı taşıdığı emanetin de muhafızı olduğunu gösterir. Her davranış, görünmeyen bir iz bırakır; her tercih, şahsiyetin mimarisine yeni bir taş ekler. Onur da çözülme de büyük kırılmalarla başlamaz. Sessiz tercihler, küçük yönelişler ve kalpte verilen kararlar zaman içinde insanın karakterini şekillendirir. İnsan, dış dünyayı fethetmeden önce iç dünyasında denge kurabildiği ölçüde sağlam bir kişiliğe kavuşur.
İnsanın iç dünyası, sessizlikte daha açık konuşur. Kalabalıklar arasında duyulmayan hakikat, gecenin derinliğinde vicdanın diliyle kendini hatırlatır. Dışarıdan bakıldığında başarı, itibar ya da güç dikkat çekebilir; ruhun huzuru bunlardan bambaşka bir kaynaktan beslenir. İnsanın kendi özüyle kurduğu bağ kuvvetlendikçe hayatın yükü hafifler, kararlar berraklaşır, bakışlar derinleşir. İç bütünlüğünü koruyabilen kimse, şartlar değişse bile yönünü kaybetmez. Fırtınalar yolu uzatabilir; rotasını belirleyen pusula sağlam kaldığı sürece varılacak menzil değişmez. Bu sebeple insanın en büyük sermayesi, sahip oldukları değil; kaybetmediği iç istikamettir.
Nitekim iç dünyamız sürekli hareket hâlindedir. Sevinç gelir, hüzün çöker, öfke kabarır, özlem büyür, arzu yön değiştirir. Bu dalgalanma yaratılışın tabii akışıdır. Hayata istikamet kazandıran ise bu duyguların varlığını yöneten iradedir.
Hakikate sadakat, büyük sınavların yaşandığı anlarda ortaya çıkan bir meziyettir elbette; fakat daha da önemlisi hayatın her gününde sergilenen küçük seçimlerle kök salan bir karakter inşasıdır. Dilin ölçüsü, bakışın temizliği, niyetin berraklığı ve emanete gösterilen ihtimam aynı kaynaktan beslenir. Ruh, doğrulukla beslendiğinde iç huzurunu yeniden kazanır; kalp, taşıdığı emaneti korudukça kendine daha çok yaklaşır. Kendi özüne sadık kalan insan, başkalarının alkışına ihtiyaç duymadan yaşayabilir. İçinde taşıdığı sükûnet, dış dünyanın değişken seslerinden daha güçlü bir rehbere dönüşür. İşte insanın gerçek yolculuğu, uzak diyarlara ulaşmakla sınırlanmaz; her gün yeniden kendi hakikatine dönebilmeyi başarabilmesinde anlam kazanır.
Rabbimiz, insana sadece hissetme kabiliyeti vermemiş; seçebilme kudretini de emanet etmiştir.
İrade, aklın berraklığıyla vicdanın sesini buluşturan ince dengedir. Arzuyu ölçer, niyeti tartar, sonuçları hesaba katar. İç dünyada yükselen her isteğin peşinden sürüklenmek yerine ona yön verir. Kısacası, kişinin kendi hayatının kaptanı olmasını sağlayan güçtür.
Ahlak da tam burada anlam kazanır. Mesele hisleri bastırmak değildir. Asıl olgunluk, onları tanımak, anlamlandırmak ve hakikatin rehberliğinde yönlendirebilmektir.
Yaşadığımız çağ ise bambaşka bir dil kuruyor. Her istek yaşanması gereken bir hak gibi sunuluyor; her arzu kutsanıyor. Sabır güçsüzlükle, sadakat ise çağın gerisinde kalmış bir alışkanlıkla özdeşleştiriliyor.
Oysa sınır, hayatı daraltan bir duvar değildir. Sınır, insanı ayakta tutan kıyıdır.
Kıyısı bulunmayan deniz nasıl taşarsa, ölçüsünü kaybeden hayat da aynı savruluşu yaşar.
Aliya İzzetbegoviç’i okurken zihnimde yer eden bir düşünce vardır: Özgürlük, her arzunun peşinden gitmekten çok, doğru olanı seçebilme cesaretidir.
Gerçek özgürlük, nefsin çağrısına teslim olmakta aranmaz. Hakikate sadık kalabilme cesaretinde anlam bulur.
İç dünyada beliren bir yakınlık hissi, beklenmedik bir ilgi ya da gelip geçen bir arzu, insan olmanın tabii hâllerindendir. Hayatı belirleyen ise bunların ortaya çıkması değil; ardından verilen karardır.
İrade tam o eşikte görünür. Bir adım geri çekilebilmek, mesafe koyabilmek, niyeti sorgulayabilmek, vicdanın fısıltısını duyabilmek… Karakter, bu sessiz anlarda inşa edilir.
Her tercih görünmeyen bir tuğla gibi şahsiyetin duvarına yerleşir. Aynı seçimler tekrarlandıkça onur güçlenir ya da aşınır. Kimse bir anda değişmez; küçük tavizler zamanla büyük kırılmalara dönüşür.
En çetin mücadele dışarıda verilmez. Asıl savaş, kalple vicdan arasında yaşanır.
Arzunun sesi yükseldiğinde akıl susabilir; menfaat cazip gelebilir; nefis ısrar edebilir. Ve nihayet şahsiyet kendini gösterir.
Kolay olanle doğru olan karşı karşıya geldiğinde verilen karar, insanın gerçek kimliğini ortaya çıkarır.
Çözülme de sessiz başlar. Önce küçük bir mazeret bulunur. Ardından ince bir taviz gelir. Sonra yapılan seçim alışkanlığa dönüşür. Bir süre sonra vicdanın ilk itirazı duyulmaz hâle gelir ve hakikatten uzaklaşmak sıradanlaşır.
Ruh, taşıdığı yükü ilk günlerde hisseder. Zaman geçtikçe bu ağırlık gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşür. Yüz güler, sohbet sürer, hayat olağan görünür. Derinlerde ise tarif edilmesi güç bir yorgunluk birikir.
Viktor Frankl, insanın en büyük açlığını “anlam arayışı” olarak tanımlar. Anlam zayıfladığında geçici heyecanlar göz kamaştırıcı görünür. Heyecan söner; geriye yalnızca seçimin bıraktığı iz kalır.
Hakikat yüksek sesle çağırmaz, vicdan da bağırmaz. İkisi de sabırla bekler. Kulak veren yönünü bulur. Sırt çeviren ise yürüdüğünü sanırken kendi içindeki karanlıkta dolaşmayı sürdürür.
Belki de en büyük kayıp, yanlış bir yola sapmak değildir. Asıl kayıp, yolu gösterecek iç sesi susturmaktır.
Son olarak şunu ifade etmeliyim ki insan, ömrü boyunca nice yollar aşar; en uzun yol ise kendi özüne ulaşan yoldur. Kalbini, vicdanını ve hakikat duygusunu koruyabilen kimse, hangi fırtınanın içinden geçerse geçsin yönünü yeniden bulur. Geriye dönüp bakıldığında insanın yanında kalan, verdiği tavizler değil; sadakatle koruduğu değerler ve temiz bırakabildiği vicdanıdır vesselâm…
Kalbî selâm, bâkî muhabbetle…