Birbirimizin yokluğunu ne zaman fark etmez olduk?

Yayınlama: 14.09.2026
Düzenleme: 14.09.2026 12:05
A+
A-

Üzerimize serilen sahte huzurun perdesini kaldırmanın, gözlerimizi alıştığımız ışıltıdan çekip hayatın çıplak gerçeğine bakmanın vakti geldi.

Parlak ekranların ardında, kusursuz hayat fotoğraflarının arasında, gülümseyen yüzlerin ve birkaç saniyelik mutluluk gösterilerinin gerisinde ağır bir sessizlik büyüyor. İnsanlık, tarihin en kalabalık çağlarından birini yaşarken kendi içine doğru çekiliyor. Evler çoğalıyor, şehirler büyüyor, iletişim araçları hayatımızın her köşesine ulaşıyor; insan insana ulaşmak için sayısız imkâna sahipken gönülden gönüle giden yollar giderek daralıyor.

Ve bütün bu kalabalığın ortasında adı yeterince yüksek sesle konulmayan bir salgın büyüyor:

Yalnızlık…

Öyle bir yalnızlık ki insanın çevresinde onlarca kişi varken dahi içine çörekleniyor. Aynı sofrada oturan insanların arasına görünmez duvarlar örülüyor. Aynı evde yaşayan iki insan birbirine yabancılaşıyor. Bir telefon rehberinde yüzlerce isim bulunuyor, sosyal medya hesabında binlerce kişi yer alıyor, mesaj kutusu bildirimlerle dolup taşıyor; insan yine de gecenin en sessiz saatinde kendisini arayacak tek bir ses bulamıyor.

İşte asıl korkunç olan hisler burada başlıyor.

Yalnız ölüm…

Kimsenin haberi olmadan bir odanın sessizliğinde hayatın sona ermesi… Bir zamanlar konuşan, gülen, seven, özleyen, hayal kuran bir insanın soğuyan bedeninin günler sonra bulunması… Daha da ağır olanı, o insanın yokluğunun günler boyunca hiçbir hayatın düzenini değiştirmemesi.

Bir insanın ölümünden önce yaşadığı yalnızlık, ölümünden sonra yaşanan sessizlikten çok daha derin bir yara bırakıyor.

Çünkü insan hayattayken bir kapının kendisi için çalınmasını ister. Sesinin duyulmasını, gözlerinin içine bakılmasını, “Nasılsın?” sorusunun gerçekten sorulmasını bekler. Bir omuz, bir tebessüm, bir fincan çay, küçük bir ziyaret, içten bir hâl hatır… Hayat dediğimiz büyük hakikatin anlamı, böylesine küçük görünen iyiliklerin içinde saklıdır.

Biz ise mutluluğu büyütürken insanı küçülttük. Sahip olduklarımızın sayısını artırdık, birbirimize ayırdığımız zamanı azalttık. Daha güzel evler istedik, daha pahalı eşyalar aldık, daha hızlı arabalara bindik, daha yeni telefonların peşinden koştuk. Dünyanın dört bir yanından görüntüler taşıdık ekranlarımıza. Herkesin hayatına baktık, kendi hayatımızdan uzaklaştık.

Bir başkasının tatilini izlerken kendi penceremizdeki gökyüzünü unuttuk. Bir başkasının mutluluğunu seyrederken içimizdeki kırgınlığı büyüttük. Sonra kendimize şu soruyu sorduk:

Neden bu kadar mutsuzuz?

Belki de cevabı, yıllardır mutluluk adı altında önümüze konulan hayat anlayışında aramak gerekiyor.

Tüketim kültürü kulağımıza durmadan aynı telkini yaptı. “Daha iyisini hak ediyorsun. Daha güzelini bulabilirsin. Daha fazlasına sahip olmalısın. Bir ilişki seni yormaya başladığında git. Bir insan beklentine cevap vermediğinde hayatından çıkar. Bir evlilik sabır istediğinde vazgeç. Bir dost senden fedakârlık beklediğinde uzaklaş.” En nihayet insan ilişkilerini de tüketim düzeninin içine taşıdık.

Bir insanın kusuruna tahammül etmeyi zayıflık, fedakârlığı kayıp, sadakati yük, sabrı zaman kaybı saymaya başladık.

Önümüze sürekli yeni seçenekler konuldu; gözümüzü elimizdekinden çevirip henüz sahip olmadığımız hayata diktik. Elimizde bulunanın kıymetini anlamadan, zihnimizi hep ulaşılmamış ihtimallerle doldurduk. Uzakta parlayan her şeyi mutluluğun adresi sandık.

Oysa insanın kalbindeki boşluk, yeni bir eşya, yeni bir ilişki, yeni bir şehir, yeni bir hayat görüntüsüyle dolmuyor. İçimizdeki eksikliği dışarıdan satın almaya çalıştıkça daha büyük bir boşluğun içinde kaldık.

Zira insan hayatı bir alışveriş sepeti değildir. Bir insanı beğenmediğimiz başka bir modelle değiştiremeyiz. Kalbin kırılan yerini yeni bir insanla sıfırlayamayız. Güvenin üzerine kurulmuş yılları birkaç güzel fotoğrafla yeniden başlatamayız. Birlikte yaşlanmanın anlamı, gençliğin ilk heyecanından çok daha derin bir hakikate dayanır.

Sevgi, kusursuz insanı bulmakla başlamaz. Asıl sevgi, kusurlu iki insanın birbirinin yarasına basmamayı öğrenmesiyle olgunlaşır.

Evlilik de yalnızca aynı çatı altında yaşamak değildir. İki insanın birbirinin yükünü taşımaya razı olmasıdır. Birinin sustuğu yerde ötekinin suskunluğunu anlamaya çalışmasıdır. Hastalıkta, yorgunlukta, maddi sıkıntıda, yaşlılıkta, hayatın hevesleri kırdığı günlerde birbirinin yanında kalabilmektir. Biz sevgiyi ilk heyecana, sadakati güzel günlere, evliliği kolaylığa indirgedik.

İlk fırtınada gemiyi terk edenlerin sayısı arttı. Oysa insanın karakteri deniz durgunken ortaya çıkmaz; dalgalar yükseldiğinde, hayat bütün ağırlığıyla insanın omuzlarına çöktüğünde görünür. Bir insanın gerçek kıymeti de size her istediğinizi verdiğinde değil, sizin en zor hâlinizde elinizi bırakmadığında anlaşılır.

Bugün ruhsal olarak yorgun bir neslin içinde yaşıyoruz. Gençlerimizin yüzünde erken yaşlanmış bir ruhun izleri var. Biyolojik yaşları henüz yolun başındayken içlerinde ağır bir yorgunluk taşıyorlar. Kalabalıklar arasında sessizleşiyor, konuşmak yerine içlerine kapanıyor, anlaşılmak yerine kendilerini geri çekiyorlar.

Onlara sürekli başarıyı anlattık. Peki huzuru kim anlattı?

Kariyer hedeflerini anlattık. Peki insan kalmanın inceliğini kim öğretti?

Daha çok kazanmayı, daha çok tüketmeyi, daha çok görünür olmayı öğrettik. Peki gerektiğinde elindeki ekmeği bölüşmeyi kim öğretti?

Bir çocuğun zihnine geleceği kazanmanın yollarını doldururken ruhunu ayakta tutacak değerleri ihmal ettik. Onlara güçlü olmalarını söyledik; güçsüz kaldıkları günlerde yanlarında durmayı unuttuk. Başarılı olmalarını istedik; başarısız olduklarında onları saracak bir kucak bırakmadık. Sonra gençlerin neden bu kadar yalnız olduğunu konuşuyoruz.

Bir insanın ruhuna yıllarca yalnızca “Daha iyi ol.” diye seslenirseniz, bir gün o insan kendi varlığını yalnızca başarısıyla ölçmeye başlayabilir. Başarı düştüğünde insan da kendisini değersiz hissedebilir. İşte ruhsal çöküşün sessiz kapısı burada aralanıyor.

İnsan yalnızca ekmekle yaşamıyor. İnsan görülmek istiyor. Dinlenmek istiyor. Kabul edilmek istiyor. Hata yaptığında bütünüyle silinmek istemiyor. Kırıldığında küçümsenmek istemiyor. Yorulduğunda yanında birinin oturmasını istiyor. Bunların her biri insan ruhunun temel ihtiyacıdır.

Ne var ki modern hayat, insanı kendi duygularından bile uzaklaştırdı. Acısını göstermemeyi güçlü durmak sandık. Ağlamayı zayıflık, yardım istemeyi yetersizlik, yalnız kalmayı özgürlük zannettik.

Sonra bir gün insanın içinde kimsenin ulaşamadığı odalar oluştu. Kapıları içeriden kilitlendi. Biz dışarıda hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettik. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru şu:

Çevremizdeki insanların hayatından ne kadar haberdarız?

Yan komşumuzun günlerdir perdeyi açmadığını fark ediyor muyuz?

Aynı apartmanda yaşayan yaşlı bir insanın kapısını en son ne zaman çaldık?

Her gün yanından geçtiğimiz arkadaşımızın yüzündeki değişimi görebiliyor muyuz?

Ailemizle aynı masada otururken gerçekten birbirimizi dinliyor muyuz?

Çocuğumuzun odasına girip yalnızca derslerini mi soruyoruz, yoksa kalbinin içinden geçenleri de merak ediyor muyuz?

Eşimizin yüzündeki yorgunluğu, annemizin sesindeki kırgınlığı, babamızın giderek azalan konuşmalarını duyabiliyor muyuz?

Yoksa herkesin hayatını kendi telaşımızın gürültüsü içinde kaybediyor muyuz?

Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu, insan sayısının azalması değil; insanî temasın azalmasıdır.

Birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuk.

Göz göze gelmenin yerini ekranlar aldı. Sesimizin yerini kısa mesajlar, ziyaretlerin yerini birkaç kelimelik bildirimler, sohbetlerin yerini birkaç saniyelik görüntüler aldı. Birinin doğum gününde yanında olmak yerine ekrana birkaç kelime bıraktık. Hastalandığında kapısını çalmak yerine “Geçmiş olsun.” yazdık. Özlediğimiz insanlara sarılmak yerine fotoğraflarına baktık.

Hayatın sıcaklığını dijital bir vitrinin soğuk ışığına teslim ettik. Sonra kendimizi neden yalnız hissettiğimizi anlamaya çalıştık. Oysa insanın ruhu bildirim sesiyle ısınmıyor. Bir mesaj, bir sarılmanın yerini tutmuyor. Bir beğeni, insanın omzuna konan gerçek bir el kadar güven vermiyor. Bir ekran, gecenin en ağır saatinde kapının çalınmasının verdiği huzuru taşıyamıyor.

Birçok zaman söylemişimdir ve hep savunduğum; insan insana muhtaç. İnsanın insana ihtiyacı var.

Hem de bütün teknolojiye, bütün imkânlara, bütün modern konfora rağmen daha fazla var. Öyle ki insanın kalbine giden yol hâlâ insandan geçiyor.

Belki de yapmamız gereken ilk şey, birbirimizin hayatına yeniden küçük kapılar açmak. Bir telefon açmak. Bir dostun kapısını çalmak. Uzun zamandır görüşmediğimiz bir büyüğümüzün elini öpmek. Yalnız yaşayan bir insanın sofrasına bir tabak yemek bırakmak. Bir gencin gözlerinin içine bakıp “İyi misin?” diye sormak ve cevabını gerçekten beklemek. Bir çocuğun anlattığı küçük bir hikâyeyi önemsemek ve sözü bitene dek dinlemek. Bir insanın sustuğunu gördüğümüzde hemen hüküm vermek yerine yanında biraz oturmak.

Bütün bunlar küçük davranışlar gibi görünebilir.

Oysa bir insanın hayatını kimi zaman küçücük bir iyilik ayakta tutar. Bir fincan çay, bir telefon, bir kapı sesi, bir “Ben buradayım.” İnsan, hayatın en karanlık yerlerinden kimi zaman böyle küçük ışıklarla çıkar.

Bu yüzden toplumu değiştirmek için her zaman büyük cümlelere, büyük projelere, büyük söylemlere ihtiyaç yok. İnsanlığın yeniden hatırlanması, önce yakındaki insanın yüzüne dikkatle bakmakla başlayabilir.

Birbirimizi tüketmeden sevmeyi öğrenmeliyiz. Kusurlarımıza rağmen yan yana durmayı, kırıldığımızda konuşmayı, öfkelendiğimizde biraz susmayı, karşımızdakinin kalbini kendi gururumuzdan daha kıymetli görebilmeyi yeniden öğrenmeliyiz.

Her tartışmanın sonunda kapıyı çarpıp gitmek kolaydır. Kalmak, konuşmak, anlamaya çalışmak daha büyük bir erdem ister.

Her insan değiştirilebilir bir eşya gibi görüldüğünde geriye güven kalmaz. Güvenin olmadığı yerde aile zayıflar. Aile zayıfladığında insanın sığınacağı ilk liman da kaybolur. Sonra toplumun ortasında milyonlarca insan, kendi hayatının içinde sürgüne dönüşür.

İşte “yalnız ölüm” dediğimiz şey, yalnızca bir insanın ölüm anı değildir. Onun öncesinde yıllarca süren bir kopuş vardır.

Aranmayan, sorulmayan, dinlenmeyen, görülmeyen ve giderek sessizleşen bir insan…

Belki de bazı insanlar ölmeden çok önce hayatımızdan çekiliyor. Biz yalnızca bedenlerinin yokluğunu geç fark ediyoruz. Bu nedenle artık birbirimizin hayatına biraz daha dikkatle bakmanın zamanı geldi.

İnsanların sosyal medya hesaplarındaki mutluluklarına değil, gözlerinin ardındaki sessizliğe bakmanın zamanı geldi.

“İyiyim.” diyen bir insanın sesindeki titremeyi duyabilmenin zamanı geldi.

Gülümseyen herkesin huzurlu, susan herkesin güçlü, uzaklaşan herkesin umursamaz olmadığını anlayabilmenin zamanı geldi.

Belki de insanlık yeniden büyük bir keşif yapmak zorunda. Bir insanın hayatına dokunmak, dünyayı değiştiren en sessiz eylemdir.

Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Güzelliğimiz solacak. Servetimizin anlamı azalacak. Evlerimiz başkalarının yaşayacağı duvarlara dönüşecek. Dolaplarımızdaki eşyalar el değiştirecek. Fotoğraflarımız birilerinin albümünde solacak. Geriye ne kalacak?

Sonunda herkes kendi sessizliğine çekilecek.

Gösterişli hayatlar sönecek, kalabalıklar dağılacak, ekranlar kararacak. Geride ne kadar kazandığımızdan çok, kimin yarasına merhem olduğumuz kalacak.

Bir çocuğun hafızasında kalan cümle… Bir dostun unutmadığı vefa… Bir yalnızın kapısında duyduğu ayak sesi… Bir gencin yeniden hayata dönmesine vesile olan o küçük iyilik…

İnsan, dünyadan geçerken ardında ne para pul ne de mal mülk ile anılır. İnsana ve hayata dair iz bırakmışsa hatırlanır.

Öyleyse birbirimizin hayatından geçip gitmeyelim. Sevgiyi ertelemeyelim, kırgınlığı büyütmeyelim, yalnızlığı seyretmeyelim. Birbirimizin yokluğunu ancak ölüm haberinden sonra fark edecek kadar uzaklaşmayalım. Birbirimize yetişelim.

Dünya, ardımızda bıraktığımız eşyaları saklamayacak; belki hatırlayacak. Felsefik olarak şunu söyleyebilirim: İnsanın gerçek ömrü, kendi ömrünün bittiği yerde başlayacak.

Ve geride bıraktığı kalplerde devam edecek.

Zira hayat, söyleyeceklerimizi yarına bırakamayacak kadar kısa. Bir göz kırpma refleksi misali…

Bâkî selâm, kalbî muhabbet ile…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.